Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

53. Bölüm İmparatorluk Ordusu Ortaya Çıkar!

Çevirmen: Hadeschan / Editor: T4icho

 

“Emirlerimi iletin; klandaki en iyi kılıcı alacak ve Mavişişe Köşkü’ne götüreceksiniz! İnsanlara en iyi kılıç kimdeymiş göstereceğiz!” Haberlari alan Üstat Cheng Youqing anında emir verdi.

 “Ama üstat, 1200 altın…” Düellodaki bahisler yüksekti. Cheng Klanı üyelerinden biri onu uyarmaya çalıştı ama üstat hemen araya girdi.

 “Hmph, kazanamayacağımızı mı düşünüyorsun?” Cheng Youqing ona sert bir bakış attı.

 “Buna cüret edemem!” Dedi adam ve başını hemen eğdi.

 “Dikkatleri üstüne çekmeyen herif kim olursa olsun, yarattığı fırsat Cheng Klanı için de gayet uygun. 1200 altın gibi ufacık bir miktarı kullanarak ‘Dünya’daki Bir Numaralı Kılıç’ pozisyonu için yarışabilmek… Böyle güzel bir fırsatı başka nerede bulabiliriz? Buna kıyasla 1200 altın nedir ki?” dedi Cheng Youqing.

 Cheng Klanı, Zhang Klanı, Lu Klanı ya da Huang Klanı… Kimse böyle bir şey yapmaya kalkışamazdı. Aksi halde diğer klanlar onlara karşı bir ittifak kurabilirdi.

 Ancak Mavişişe Köşkü’nün araya girmesiyle bu olayın doğası tamamen değişmiş ve durum demirci klanlari için bulunması neredeyse imkansız bir fırsata dönüşmüştü!

 Geçmişte Cheng Klanı ne zaman bir haber alsa diğerlerine durumu bildirirdi. Fakat bu kez hiçbir şey söylemeyeceklerdi. Sessizce ellerindeki en iyi kılıcı köşke gönderdiler.

 Aynı şey Lui, Huang, Li ve diğer saygıdeğer demirci klanlarında da yaşanıyordu. Hepsi sessizce en iyi kılıçlarını köşke gönderiyordu.

 Herkes gizlice hareket ediyor, kimse birbirine haber vermiyordu.

 “Heheh, Kusursuz Metal Kılıcı Dükkanı olarak sadece 600-700 altınlık özel kılıçları satıyoruz. Bu herif ne cüretle 5000-6000 altın istiyormuş? Biz bile öyle bir şeye kalkışamayız!”

 “O kuralı koymasaydı meydan okumaya katılmamız hoş olmazdı. Fakat o kuralı koyarak kendi sonunu hazırlamış oldu. Kaşınıyor!”

 Sadece saygıdeğer klanlar değil, büyük silah dükkanları da son zamanlarda yaşananlardan memnun değildi.

 Wang Chong kılıcıyla büyük olay yaratmıştı ve bu olayın acısını ondan başka herkes çekiyordu. Başkente gelen davetsiz misafirlerle başa çıkmakta zorlanıyorlardı.

 “Gidin! En iyi kılıcımızı gönderin! Birinci olamasak bile en azından ona bir ders verebiliriz!” Sanki hepsi ortak bir karara varmışçasına harekete geçerek silahlarını göndermişti.

 Eğer içlerinden biri düelloyu kazanabilirse, karşı taraf onlara 4000’i aşkın altın külçe ödemek zorunda kalacaktı; eğer on kişi kazanırsa bu miktar 40000’e kadar çıkacaktı. Bu miktar büyük klanlara bile ağır bir darbe indirebilirdi!

 İnsanlar ne düşünürse düşünsün, Merkezi Ovalar’daki demirciler düelloya katılmaya devam ettikleri için olayın boyutu da bambaşka bir hal almaya başlamıştı.

 “Gidelim! Merkezi Ovalar’daki Hanlara Abbasi ve Charax’ın sabreleri nasılmış gösterelim! Sırf düelloyu Merkezi Ovalar’da yapıyorlar diye bizi küçümseyebileceklerini sanıyorlarsa çok yanılıyorlar!” Batı Bölgeleri’nden gelen tüccar sayısı da artıyordu.

 Düello yuvarlanan bir kar toplusu misali gittikçe büyüyordu ve kontrolden çıkmak üzereydi! Hatta demirci klanları ve silah dükkanlarından başka kimseler de olaya dahil olmaya başlamıştı.

 “Hmph! Kılıçlarınızın dünyanın bir numaralı silahı olabileceğini mi sanıyorsunuz?” Bütün bunlar yaşanırken kimse kalabalıkta duran, küçümseyici bir ifadeyle köşkteki silahlara ve sabreler bakan sakallı adamı fark etmemişti.

 Mavişişe Köşkü arka sokaklarda yer almıyordu. Tam tersi, burası kraliyet sarayına çok yakın olduğu için sık sık dolup taşardı. Yoldan geçenler ise ya zengin tüccarlar ya da güçlü üstatlardı.

 Köşkte yaşanan büyük olay çok sayıda insanın dikkatini çekmişti.

 Sakallı adam da onlardan biriydi.

 “Yıllardır kendimi demirciliğe adadım; her şey yarattığım kılıç ile dünyayı şaşkına çevirmek içindi. Nihai kılıcımı yarattığımda, insanlar dünyanın bir numaralı kılıcı kimdeymiş görecek!” Adamın gözleri küçümseyen ifadelerle doluydu. Zamanla oradan ayrıldı. Geldiğini ve gittiğini kimse fark etmemişti.

 Şehir kapılarından çıkarak arka yollara geçti, patikaları katetti, dağlara girdi ve zamanla bir dağın derinliklerine ulaştı.

 Dağın tepesinde bir açılık vardı ve metrelerce uzaktan bile bir ocağın o ağır kokusunu alabiliyordunuz.

 Dağın tepesine kırık kılıçlar saçılmıştı. Tam ortasında ise bir kılıç ini yükseliyordu. İnin yanında uzun ve metalden bir ocak vardı ve ocağın içinde kapkara dumanlar yükseliyordu.

 Sakallı adam ine yaklaştı, eğildi ve maşasıyla kızıl kızıl parlayan kılıcı alarak metal dövgüye koydu. Ding! Dang! Ding! Dang! Çekicini aldığı gibi kılıcı dövmeye başladı.

 Kılıç dört parmak kalınlığında olup yaklaşık yüz altmış santim uzunluğundaydı. Hala tamamlanmamış olmasına rağmen çok güçlüydü.

 “Bronz, krom ve kalay… On yıldır aradığım gizli formül! Sonunda dünyanın en güçlü ve en keskin kılıcını yaratmak üzereyim! Bu kez dünyadaki bütün demirci klanlarına gerçek bir kılıç demircisi nasıl oluyormuş göstereceğim!” bu düşünceler aklından geçerken elindeki çekice verdiği güç de artıyordu. Sayısız kıvılcım etrafa dağılmaktaydı.

 Kimse böyle bir dağın derinliklerinde yaşayan bu demirciyi tanımıyordu.

 Münzevi demircilerin soyundan gelen sakallı adam aynı zamanda Rouran Kabilesi olarak da bilinen antik bir demirci ailesine üyeydi. Tesadüfe bakın ki dünyadaki ilk metal silahları yaratan kabile Rouran Kabilesi’ydi.

 Zamanla kaybolmuş olsalar da, sakallı adam antik Rouran’ın gizli yazıtlarına sahipti!

 En büyük arzusu atalarının iradesini üstlenerek dünyanın en keskin ve en sağlam kılıcını yapmaktı. Karşı tarafın ne kadar güçlü olduğunu önemsemeyen, asla kırılmayan bir kılıç! Böylece atalarına sürülen o lekeyi de temizleyebilecekti!

 Ve fırsat ayağına gelmişti!

Ding ding dang dang!

 Dağın derinliklerinde rüzgar uğulduyor ve ateşler metrelerce yükseklere ulaşıyordu. Gece boyunca sönmeden, şafağın ilk ışıklarına kadar yandı ocağın ateşleri.

 Ve nihayetinde duraksadı.

 Sakallı adam yeni dövdüğü kılıca tatminkar bir ifadeyle bakıyordu. Yorgunluğuna rağmen ininden çıktı ve dağları terk etti. Yakında Mavişişe Köşkü’nde bir kılıç daha belirecekti!

…..

 Köşkteki düellonun etkisi gitgide büyüyordu. Kısacık bir günde köşke yirmi yeni kılı gelmişti. Üstelik bunlar gelen kılıçlar arasından dikkatlice seçilen silahlardı.

 1200 altınlık giriş ücreti bile onları durduramıyordu.

 Başkentteki Dört Büyük Demirci Klanı, Batı’dan gelen silah tüccarları, silah dükkanları ve bilinmeyen usta demirciler… Wei Hao bütün gününü bu insanlarla uğraşarak geçiriyordu.

 O bile işlerin bu raddeye geleceğini düşünmemişti. Mosaide’nin ortaya çıkışı adeta bir kıvılcım gibiydi ve başkentteki silah sektörünü tamamen ateşe vermişti.

 Kılıç sayısının artmasıyla birlikte köşkün dışında toplanan kalabalık da büyüyordu.

 “Hayret bir şey! Fiyat 4800 altın olmuş!”

 “Olacak iş değil! Şuna bakın! Köşkteki kılıç sayısı 30’u geçmiş! Eğer o kılıcın sahibi düelloyu kaybederse bütün servetini de yitirecek!”

 “Heh, bakalım donunu bile yitirince ne diyecek!”

 “Herif resmen öteki dünyayı boylamak üzere! Başkentteki Zhang, Huang, Lu ve Cheng Klanları üst-düzey demirci klanlarıdır. Fakat bu adam onlara rağmen bir düelloya kalkıştı. Kendi kaşındı, demedi demeyin!”

 “Hahah! Burası başkent yahu, başkent! İşi asıl karmaşık yapan şey bu! Gölgelerde kimin gizlendiğini kimse bilemez! Bence kılıcın sahibi sonunda intihar etmeye falan kalkışacak.”

 …..

 Köşkün önündeki kalabalıktan alaycı sesler yükseliyordu. ‘Dünya’nın Bir Numaralı Kılıcı’ lafları olay çıkarmıştı ama bu sadece silah sektöründeki insanların umursadığı bir şeydi.

 Sıradan insanlar ise farklı bir meseleye odaklanıyorlardı.

 Köşk’e kılıcı ilk koyan adam bu fırtınanın asıl sorumlusu olduğu için aynı zamanda kalabalığın da odağındaydı. İnsanlar adamın kılıcını umursamıyor, daha çok onun kaybettikten sonra ne kadar acınası bir konuma düşeceğini düşünüyordu.

 Otuz üst düzey kılıç şaka değildi. Bu kadar kılıç o adamı batırmaya bile yeterdi.

 Hatta birileri köşkün önünde bir bahis tezgahı bile kurmuştu. Olaylar yavaş yavaş büyüyor ve özel bir grubun dikkatini de çekmeye başlıyordu.

 “Hehe, köşkteki kalabalığa bak! Neredeyse binlerce insan var!”

 “Dünya’nın Bir Numaralı Kılıcı, ne büyük bir iddia ama!”

 “Şu kılıçlara bak, hiç de fena değiller. Ama biraz pahalı olduklarını düşünüyorum!”

 “Peh! Eğer söz konusu olan şey kaliteli bir kılıçsa paranın önemi yoktur! Fakat ben kılıçların sıradan çıkmasından korkuyorum!”

 “Doğru diyorsun! 600-700 altına satılan kılıçlara kaliteli demek mümkün değil. Sıradan bir soylu o tarz kılıçları taşıyabilir ama bizim gibi İmparatorluk Ordusu üyeleri o tarz paçavraların yanından bile geçmez!”

…

 Büyük Tang’ın kraliyet sarayını çevreleyen yüzlerce metrelik altın-varaklı duvarların üstünde duran bir grup İmparatorluk Ordusu askeri Mavişişe Köşkü’ne doğru bakıyordu.

 Devasa saray duvarlarından bakıldığında Mavişişe Köşkü ufacık ve minicik görünüyordu. Buna rağmen köşkün önündeki insan sayısı muazzamdı.

  Mavişişe Köşkü ile kraliyet sarayı arasında ufak bir mesafe vardı. Orada yaşananlar İmparatorluk Ordusu’nun da dikkatini çekmişti. Saraydaki yaşamları sıkıcı olduğu için Merkezi Ovalar’daki kılıçların Batı Bölgesi’nden gelen kılıçlarla çarpışacağını duyar duymaz neredeyse hepsi dikkat kesilmişti.

 “Hm, şuradaki kim? Komutan Li’ye benziyor!”

 Tam lafladıkları sırada aniden biri konuştu ve grup anında adamın baktığı yere döndü. Duvarların ötesinde yürüyen tanıdık figürler vardı ve Mavişişe Köşkü’ne doğru ilerliyorlardı.

 “Şşş! Lord Zhao!”

 “Kesin sesinizi, sakın konuşmayın!”

 Ordu mensuplarının yüz ifadeleri anında katılaştı ve hepsi sustu. Komutanlarla köşkün arasında yüzlerce metre vardı ama oraya ulaşmaları uzun sürmemişti.

 “İmparatorluk Ordusu’ndan geliyoruz!” Üç kişilik ufak grup nişanlarını çıkararak kimliklerini açıkladı.

 “Ne!” Misafirlerle uğraşan Wei Hao bu sözleri duyunca hemen şaşkına dönerek ayağa fırladı. Adamlara bakınca aniden sakinleşmişti.

 Onlara konuşma fırsatı vermeden önce derin bir nefes çekti, üçlüye baktı ve onlara doğru yürüdü.

 “Biraz durun! Birini çağıracağım! --------“

…..