Mc'yi görmeye gidiyorlar herhalde
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
9. Bölüm Avcılar Geri Dönmez
Haa…. Haa….”
Derin nefesler alan Joseph, dengesini yitirdiği için eliyle duvardan destek aldı ve bir şekilde, buz gibi rüzgarın ve yağmurun da yardımıyla, kendine geldi.
Bölge çoktan su altında kalmıştı ve etrafta kimse yoktu. Tekrar tekrar yapılan uyarılar sayesinde Norzin Şehri’ndeki halkın çoğu güvenli alanlara çekilmişti.
23. Sokak şu anda muhtemelen boştu ve bu, aslında Saklı Ayin Kulesi’nin operasyonları için ayarladığı bir durumdu.
Her şey Büyülü Yuvarlak Ayna’yı Norzin Şehri’ne getiren o aptal avcıların yüzündendi. Şimdi bir de kendi aralarında savaşmaya başlamış, aynayı kaybetmiş ve şehri birbirine katmışlardı. Kim bilir belki yakın bir gelecekte, Rüya Alemi’ndeki bir çatlaktan ansızın bir rüya yaratığı çıkar, şehri kana ve ateşe verirdi.
Başındaki ağrı zamanla azaldı ve kulağına fısıldayan sesler yavaş yavaş duruldu. Joseph ellerine bakarken kaşlarını çattı.
Kolunu kaybetmek ve vücuduna aldığı onca yarayla uğraşmak kolay olmamıştı ama Parlayan Şövalyeler’den emekli olmasının daha büyük bir sebebi vardı.
Joseph şeytani kılıç, Candela’yı kullanan adamdı. İlk sahibinin çılgınlığı ve ölümü yüzünden bu garip, antik kılıç insanların aklını kaybetmesine sebep olan bir lanetle kirlenmişti. Ancak güçlü, erdemli ve kusursuz iradeye sahip bir şövalye bu lanetin üstesinden gelebilirdi.
Eskiden, Joseph tam olarak böyle bir şövalyeydi. Ancak şimdi, yaşın ve yaraların getirdiği yorgunluk yüzünden eski halinden eser kalmamıştı.
Henüz kılıcın bir sonraki varisi bulunamadığı için Joseph şeytani silahın ceremesini çekmeye devam ediyordu.
Gecenin geç saatlerinde, ansızın şehirde süzülen devasa gölgeler görüyor ve Candela’nın çılgın fısıltılarına kulak misafiri oluyordu. Son zamanlarda bu imgeler iyice artmış, Joseph’in çektiği çileler katlanmıştı.
….
Elinde baston, Ji Zhixiu devasa, terk edilmiş bir kilisenin önünde duruyordu. Giydiği yağmurluk rüzgarda delilercesine dalgalanırken, kilisenin yuvarlak camlarından yükselen ateşleri izliyordu.
Parçalanan cam seslerine çığlıklar ve acı dolu haykırışlar karışıyordu. Kanlı manzaradaki eter, karmaşa halindeydi.
Taze kanla ve iç organlarla lekelenmiş kırık cam parçaları, sarmaşık misali kilisenin duvarlarına saçılmıştı. Üst üste binmiş cesetler, anbean küle dönüşüyordu.
Ji Zhixiu’nun arkasında en sadık yoldaşları vardı. Kaiyi, Marcus ve Ruen.
Avcı grubu ‘Beyaz Kurtların’ ikinci lideri olan Ji Zhixiu’nun eskiden çok daha fazla adamı vardı. Ancak, uğradığı ihanetin ve teslim olan bu üçlünün ardından, geri kalanlar çoktan geberip gitmişti.
Tam anlamıyla olgunlaşmadan önce, henüz bir lavrayken Büyülü Yuvarlak Ayna – Büyülü Yumurta Aynası olarak da bilinirdi – insanın zihnini çelebilen bir yadigardı. İnsanın ruhuna öyle işliyordu ki kişi, ona sahip olmak istiyordu.
İşte o ayna bir adamın aklını çeldiğinden beri olaylar geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Şimdi, Norzin’in yağmurlu sokakları avcılar için bir savaş alanından farksızdı.
Kaiyi ve Marcus uzun zamandır tanıdığı astlarıydı; bunlar, aynı zamanda babasına hizmet etmiş kişilerdi. Ailenin beyaz büyücüsü çizdiği mühürlerle akıllarını koruduğundan, aynanın lanetine karşı sağlam durmayı başarmışlardı.
Öte yandan Ruen, daha geçenlerde kendi isteğiyle teslim olmuş ve beyaz mühür ona çizileli henüz birkaç gün geçmişti. Bir zamanlar Beyaz Kurtlar’ın ana lideri, Heris’in adamlarından biriydi.
Teslim olma sebebi basitti. Ji Zhixiu’nun ‘Yaratık Mutasyonu’ formundayken nelere kadir olduğunu görmüştü.
“Hanımefendi, Heris’in aynayı ele geçirdiğini biliyoruz. Aklını yitirmiş durumda ve aynayı aldıktan sonra kendi grubunu katletti,” dedi Kaiyi.
‘Siyah Gül’ lakabıyla bilinen Kaiyi uzun, ince ve güzeller güzeli bir kadındı. Sıkı pantolonu, yüksek çizmeleri ve dekolteli bluzu sağ olsun, hatları iyice belirgindi. Kulağına taktığı küpeler ve sürdüğü siyah ruj yüzünden modayı takip eden, sıradan bir gence benziyordu.
Ancak, elinde tuttuğu ve taze kanla kirlenmiş testere kılıcı bu ‘basit genç’ karakterine pek uymuyordu. Rüya yaratıklarını avlayan biriydi Kaiyi ve aynı zamanda soğukkanlı bir katildi.
Şapele endişe dolu gözlerle baktı. “Heris üçüncü lider Kaji ile güçlerini birleştirdi. Bana kalırsa onlara karşı koyacak kadar güçlü değiliz.”
Başını sallayan Marcus ona katıldı, “Heris güçlü. Beyaz Kurtlar arasında Kasırga-seviyesine en yakın kişi. Kaji ondan biraz zayıf ama organizasyondaki adamların neredeyse yarısını bizzat eğitti. İnsanlar Heris’in çılgınlığı yüzünden kaçıp gitmek istiyorlarsa da, Kaji’nin arkası hala sağlam. Kazanmamız çok zor.”
Ruen korku dolu gözlerle Ji Zhixiu’ya baktıktan sonra yağ çekmek istermiş gibi gülümsedi. “Ama lider… hayır, Heris’in tarafı güçlü olsa da, bizim patronun da ondan aşağı kalır yanı yok! Heris Kasırga-seviyesine yakın diyorsun ama patronumuz hakiki bir Kasırga-seviye! Yaratık mutasyonunu kullandığı sürece Heris ve Kaji bile ona karşı koyamaz!”
Ruen Ji Zhixiu’nun gerçek seviyesini bilmiyordu ama ona yağ çekmesi gerektiğinin farkındaydı. Bir avcının, öyle bir mutasyonda mantığını koruyup koruyamayacağını bilmiyordu ama güç, her halükarda güçtü. Kabul etmeliydi ki Ruen, en güçlünün yanında yer almayı seven fırsatçı bir adamdı. Dünya böyle bir yerdi.
Elbette, günün birinde menfur kanı kontrol etmenin yolunu da almanın hayallerini kuruyordu.
Shing!
Ji Zhixiu bastonu kaldırınca baston, keskin bir kılıca dönüştü. “Avcılar geri dönmez. Hadi, girelim. Bu son savaşımız olacak.”
Terk edilmiş kilise Taun’un Kilisesi tarafından yapılmıştı. Taun’un Kilisesi bir zamanlar Azir’in en önde gelen inancıydı ama Gerçeğin Birliği’nin güçlenerek onun yerini almasıyla kiliselerinin birçoğu terk edilmişti.
Kilisedeki mücadele sona yaklaşıyordu ve avcılardan geriye kalan parçalar sağa sola dağılmıştı. Ji Zhixiu önüne çıkan son adamın işini bitirdikten sonra ana salona girdi.
Şapelin saçaklarının altında, yedi renkli camlardan gelen ışıkların ortasında, Beyaz Kurtlar’ın üçüncü lideri, Kaji duruyordu. Uzun bir adamdı, kara rahip cübbelerine bürünmüştü ve sırtında uzun bir tırpan asılıydı. Başı, dua ediyormuş gibi eğikti.
Deliklerle dolu çatıdan akan yağmur damlaları yerde su birikintileri oluşturuyordu.
“Heris nerede?” diye sordu Marcus.
“Gak…” Kaji başını biraz kaldırdı ve garip bir ses çıkardı.
“Bir sıkıntı var!” gözlerini kısan Ji Zhixiu, ileri atıldı ve adamın omzuna dokundu.
Kaji’nin başı geriye yattı, yüzü acıdan çarpık bir hale bürünmüştü ve boynunda, kanlarla kaplı büyük bir yara vardı.
Herkesin nefesi kesildi. O büyük tırpan sırtına asılı değil, sırtına saplanmıştı!
“Enjeksiyon! Çabuk!” diye bağırdı Ji Zhixiu.
“Anlaşıldı!” Marcus alelacele ona menfur kanla dolu bir iğne uzattı. Ji Zhixiu iğneyi aldı, sonra onu Kaji’nin kalbine sapladı.
Şırıngadaki menfur kanın etkisiyle Kaji’nin boynundaki yara küçülmeye, kapanmaya başladı. Aynı zamanda göz bebekleri yuvarlandı; ta ki yaratık misali gözlere dönüşene dek.
“Aghhh…”
Dişleri ve tırnakları uzarken Kaji acıyla inledi.
“Bana cevap ver! Heris nerede! Aynayı alıp gitti mi?!” Ji Zhixiu adamın gözlerinin içine bakarak kükredi.
Kaji başını salladıktan sonra kafasını arkaya attı ve bir kahkaha patlattı. “Yükselecek…”
Sonra gözleri yuvarlandı ve vücudu kaskatı kesildi.
Kalbinden çıkan yoğun kürk, beraberinde yaşama dair bütün izleri alarak geri çekildi.
“Kahretsin!” Ji Zhixiu duvara bir yumruk geçirirken ana salona şöyle bir baktı.
“Hanımefendi, Bay Haywood’a gitsek? Aile onu destekliyor, belki yardımını esirgemez,” dedi Marcus.
“Gerek yok. Siz aramaya devam edin,” dedikten sonra Ji Zhixiu derin bir nefes aldı. “Ruen, benimle gel.”
Biraz şaşıran Ruen korka korka sordu, “Nereye… gidiyoruz?”
“23. Sokağa.”
….
Magnec