Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

2. Bölüm Sözler Şifa ve Rehber Olur

Çevirmen: Zorakil / Editor: T4icho

Yıllar boyunca Lin Jie çeşit çeşit müşteriyle konuşmuş ve hem gözlem hem de iletişim bakımından kendini epey geliştirmişti. Örneğin ‘gördüğüm kadarıyla bir sorun yaşamış gibisiniz?’ cümlesi, kendi içinde pek anlamlı sayılmazdı. Bu, falcıların ‘Etrafınızda bir karanlık görüyorum’ demesine benziyordu. Psikolojik bir soruydu.

İnsan ne zaman ‘sorun’ kelimesini duysa ister istemez son zamanlarda yaşadığı sıkıntıları düşünmeye başlardı. En nihayetinde çoğu insanın hayatı, sahilde yapılan bir yürüyüş kadar huzurlu ve sakin geçmiyordu.

Sorunlar, ister büyük ister küçük olsunlar, insanın canını sıkan şeylerdi.

Ve bir müşteri içini dökmeye başladığında, işte o vakit Lin Hoca şifa dolu sözlerinden bir satır aralar, aradaki mesafeyi bir çırpıda katederdi.

Ancak bu tür taktiklerin işe yaramadığı durumlar da olabiliyordu. Mesela, karşı taraf şans yağmurunda yıkanmış biri veyahut kendini dış dünyaya kapatmış, içedönük bir insansa eğer, o halde konuşma tıkanıyordu.

Yine de Lin Jie bu müşteriyi açabileceğine inanıyordu zira kadın, gerçekten de berbat görünüyordu.

Ji Zihixu kurulandığı sırada aniden başını kaldırdı ve ona tezgahın arkasından gülümseyerek bakan adama döndü. “Evet, canımı sıkan bir durum var.”

Bu adamın dost mu, düşman mı olduğunu bilmiyordu ama bir düşmansa bile, bu zayıf halinde gizemli bir varlıktan kaçması pek olası değildi.

Madem adam işleri gereksiz yere karışık bir hale getirmeye çalışıyordu, o halde onun bu gizemli tavırlarına ayak uydurmakta bir sakınca yoktu. Er ya da geç bu adamın amacını ya da ‘gücünü’ öğrenecekti.

Bir dostsa eğer, o halde bu keyifli bir sürprize dönüşecekti.

Eğer bir düşmansa o halde dinlenmek için daha fazla zaman kazanmaya çalışacaktı.

Bu esnada, Lin Jie kadının gözlerinin siyah değil, demir grisine çalan bir renkte olduğunu fark etti. Göz bebekleri, işlenmiş, güzeller güzeli mücevherler gibi ışıldıyordu. Kulağının ucunda, kanla kaplı üç santimlik bir kesik vardı.

Hangi açıdan bakarsa baksın, bu kadın anlatacak çok hikayesi olan bir insana benziyordu.

Sordu Lin Jie, “Şahsi ilişkilerinizde mi sorun yaşıyorsunuz?”

Yağmura dair bir şey demediğine göre, bu yaşta bir kadının muhtemelen sıkıntıları yaşadığı ilişkilerle bağlantılı olmalıydı. Elbette sadece aşk, arkadaşlık ya da aile olmayabilirdi mesele; bu nedenle Li Jie ‘Şahsi ilişkiler’ demişti.

Hata payı bırakarak muğlak ve belirsiz bir soru sormak üçkağıtçıların, medyumların ve Lin Hoca’nın kullandığı ortak bir taktikti.

Öte yandan, bu sözleri duyunca Ji Zhixiu’nun yüzüne bir ağırlık çöktü. Gizli bir meydanda, avcı grubunun ona ihanet etmesinden bu yana daha 20 dakika bile geçmemişti. Şimdi peşinde olanlar, bir zamanlar yoldaş dediği kişilerdi.

Gözlerini hırs bürümüştü.

Diğer bir deyişle, Lin Jie’nin atıfta bulunduğu ‘şahsi ilişkiler’ tahmini yanlış sayılmazdı. Bunu fark edince, kadın şoke oldu. Bir yabancı, bu meseleyi kaşla göz arasında çözmüştü. Bu kesinlikle basit bir tahmin olamazdı.

Geriye iki olasılık kalıyordu.

Birincisi, bu adam avcı grubuna bir casus yerleştirmiş ve olay yaşanır yaşanmaz casustan bilgi almıştı.

Diğer olasılık şuydu ki bu genç adamın her şeyi bilmesini sağlayan garip bir yeteneği vardı.

Ji Zhixiu, kan kırmızısına bulanmış havlunun anbean duman halelerine dönüşerek kaybolduğu anları izlerken tezgahın karşısına oturdu. Parmaklarını, önünde duran çay bardağına hafifçe vururken mırıldandı, “İhanete uğradım.”

Oh? İşte bunu beklemiyordum.

Lin Jie’nin kaşları kalktı.

Bu düşündüğümden daha dramatik. Erkek arkadaşı gizli bir ilişki mi yaşıyordu, yoksa bu ihanetin kaynağı dost kazığı mı?

Önünde her gün dinleme fırsatı bulamadığı kaliteli bir dedikodu vardı ama Lin Hoca başkalarının arkasından konuşmayı huy edinmiş orta yaşlı bir teyze değil, hakiki bir yaşam üstadıydı, bir hayat koçuydu.

Bu dramatik sözler, kadının gölgeli kimliğinin altında çok daha başka şeylerin gizlendiğini gösteren bir işaretti yalnızca.

“Her paranın iki yüzü vardır. İhanete uğramışsın ama bu, aynı zamanda bunu yapan kişi ya da kişilerin gerçek yüzünü öğrenmeni sağlamış olabilir,” dedikten sonra Lin Jie çaydanlığı aldı, boşalan bardağını doldurdu ve devam etti. “Gidene dur diyemezsin. Kararını vermişse bir insan, bunu uygun ve meşru kılabilmek için bin bir sebep uydurabilir.”

Ji Zhixiu bu sözlerin doğruluğunu kalbinde hissedebiliyordu. Büyülü Yuvarlak Ayna, sadece aç gözlerini ateşe vermiş bir bahaneydi. Ayna olmasa bile, gün gelecek farklı bir sebepten aynı şeyi yapacaklardı.

Sonuç değişmeyecek, sadece sebep farklı olacaktı.

Ji Zhixiu soğuk elini bardağa koydu, sonra kendiyle alay edermiş gibi mırıldandı. “Haklısın ama bu ihanet bana pahalıya mal oldu. Gerçek yüzlerini öğrenmiş olmak ne işime yarayacak ki?”

Pahalıya mal oldu… Alçağın teki kalbini kırmış olmalı. Haah, çok yazık.

Lin Jie onu anlayabiliyordu. Vücuda açılmış bir yaranın tedavisi basitti ama kırık bir kalp kolay kolay iyileşmezdi. İşte onun uzmanlığı, tam olarak böyle zamanlar için önemliydi!

Lin Jie kadına yakından bakarken iki elini çenesine attı. Bir an sonra, kararlı bir ses tonuyla konuştu, “Elbet işine yarayacak. Artık insanların gerçek yüzlerini nasıl göreceğini biliyorsun. Şimdi yaşadığın acı, seni öldürmeyecek, tam aksine güçlendirecek.”

Ne güçlü, ne kuvvetli sözlerdi bunlar!

Ji Zihixu Lin Jie’nin mürekkep karası gözlerine baktı; aldığı nefesler o farkına varmadan ağırlaşmıştı.

Lambanın loş, sıcak ışıklarının altında, adamın gözleri onu içine çeken esrarengiz bir büyüyle kaplıydı sanki. Ondan yayılan erdemi ve anlayışı görebiliyordu; sanki bu adam bir adam değil de, bütün yaşama kucak açmış, insanlığı doğru yola sokmayı görev bellemiş yüce bir varlıktı.

Ji Zhixiu’nun daldığı düşüncelerden uyanması biraz zaman aldı ve başını sertçe salladı. Genç adamın bu davranışlarının arkasında bir sebep olduğunu düşünüyordu. Konuşmanın bu raddesine gelene dek yaşadıklarından sonra, onun bir düşman değil de ona yardım etmek isteyen bir müttefik olduğunu düşünmeye başlamıştı.

Güç kaynağı olarak rüya yaratıklarının berbat kanını kullanan avcılar, erdemli büyücülerin gözünde kötülüğün emsaliydi. Ji Zhixiu bu adamın biraz önce düşündüğü üç taraftan herhangi birinden yana değil de, daha yüce, avcılardan nefret eden daha üstün bir büyücü olduğuna kanaat getirdi.

O büyücülerin ağzı iyi laf yapardı.

“O halde…” Ji Zhixiu cesaretini topladı ve konuşmadan önce derin bir nefes aldı. “Ne yapmalıyım?”

“Madem insanlık dışı hareketler sergilediler, o vakit onlara karşı erdemli olmanın bir manası yok. Sana karşı kullandıkları yöntemlerin aynısını kullanmak lazım. Dişe diş, kana kan!” diye cevapladı Lin Jie.

İnsanın ruhunu uyuşturan klasik sözlerini kullanmamıştı. Aksi halde kadın farklı bir yola gider ve müdavim olma ‘şansını’ kaçırırdı.

Böyle şerefsizler mevzu bahis olduğunda, iyisi mi insan onlara sağlam bir tokat geçirmeliydi!

Gözlerindeki ifadeye bakılırsa müşteri afallamış durumdaydı ama ona bir yol gösterdiği takdirde, o karmaşadan çıkıp harekete geçmesi işten bile değildi.

Gerçek bir büyücünün sözleri bunlar!

Ji Zhixiu masanın altına sakladığı diğer elini açtı. Kanla kaplıydı. Dudakları aralandı.

…İnsanlığımı bir kenara mı bırakayım?

Buna ne hazırlıklıydı ne de kararlıydı.

“Önce düşüncelerinden ve niyetlerinden emin olmalısın. Ancak o zaman kendini gerçek anlamda buna hazırlayabilirsin,” dedi Lin Jie, sakin bir gülümsemeyle ona baktı. “Bence bu kitap çok işine yarar.”

Artık kadın, Lin Jie’nin kozlarını masaya sürmesine hazır hale gelmişti; durumu kendi istediği yöne çevirmek için gerekli hamle çok açıktı.

İçinde bulunduğu durumu görebiliyordu ve böyle bir durumda, rafların arasından bir kitap çıkaracak olursa niyetini fazla belli etmiş olurdu.

Bu yüzden, okuduğu kitabı, İtiraflar’ı, tezgahın üstünden yavaşça ona doğru itti.

Gözleri boş boş bakan Ji Zhixiu kitabı aldı. Kapağında üç kelime yazıyordu – Kan ve Yaratık.

Hayatı boyunca çok kitap okumuş ama böylesini hiç görmemişti. Tanımadığı bir yazarın eseri miydi? Ayrıca, bu kitabı ona neden vermişti?

Yüzü ekşiyen Ji Zhixiu tereddütle kitabın kapağını açtı. Bir an sonra, göz bebekleri küçüldü ve yüzündeki ifade değişti.

Sayfa birbirine yakın duran antik karakterlerle doluydu. Bu karakterler zaman zaman çarpıklaşıyor, iç içe geçiyor ve dalgalanıyordu. Hiçbir satır bir diğeriyle aynı değildi ama birlikte, anlamlı cümlelere bürünüyorlardı. Her bir karakter, binlerce kelimeye kadirdi!

Bu… yasaklı bilgi!

Avcının yüzü bembeyaz kesilmiş, vücudu titremeye başlamıştı. Sayfadaki bilgiler dehşet vericiydi ve midesini bulandırıyordu. Onu hemen kapattı ve nefesini düzenlemek için uzunca bir süre uğraştı. Korkudan sarsılan zihnine çoktan bir mesaj kazınmıştı.

“Yaratık Mutasyonu!”

……