Bölümler ve çeviri için teşekkkürler .Adam rüyadaki karıyı götürmezse namerdim.
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
27. Bölüm Rüyadaki İnsan
Yağan kar taneleri, süsenlerle dolu bir tepe, devasa ve eski bir ağaç, uyuyan bir güzellik. Lin Jie’nin gördüğü her şey sıcak bir ışıltıya bulanmış gibiydi; sanki gözleri, sepya bir filtreden bakıyordu. Manzara hikayelere, masallara yaraşırdı.
Ne kadar güzel bir rüya… İhtiyar Wilde haklıymış, diye mırıldandı Lin Jie, çiçek dolu tepeye bakarken ve eğilerek süsenlerden birini aldı, kokladı.
Çiçeğin yaprakları saf ve zarifti. Dokunuşun verdiği sıcaklık, enfes kokusu, kısaca her anlamda çiçek bundan daha gerçek olamazdı.
Berrak bir rüya mı yoksa?
Arada sırada, Lin Jie de mantığını koruyabildiği ve rüya gördüğünün farkında olduğu rüyalarda bulurdu kendini. Bunlara, bilinçli rüyalar da deniyordu. Böyle bir halde, rüyayı gören kişi hareketlerini ve düşüncelerini kontrol edebiliyordu. Hatta bazıları, kendi rüyalarını gerçekten farksız kılabiliyordu.
Kulağa inanılmaz gelse de, aslında bu tür rüyalar nadir değildi ve bir insan, kendini böyle rüyalar görebileceği şekilde eğitebilirdi.
Gelin görün ki Lin Jie böyle rüyalara sık rastlamazdı. Hatırladığı kadarıyla sadece birkaç rüyasında rüya gördüğünün farkına varabilmişti.
Şimdiyse, düş kapanını asar asmaz kendini bu rüyada bulmuştu. Yine de hala düş kapanının etki ettiğine dair şüpheleri vardı.
Belki de, örümce ağı tasarımı ve İhtiyar Wil’in sözleri onu psikolojik anlamda dürtmüş, böyle bir rüya görmesine yol açmıştı.
Lin Jie bunun en aklıselim ve bilimsel açıklama olduğuna inanıyordu.
Elbette Lin Jie her şeyin mantığını derinlemesine inceleyen bir adam değildi. Tam aksine, biraz çay demlerken yağmurun içinden hiç tanımadığı bir müşterinin çıkıp geleceğini düşünen bir hayalperestti. Bu nedenle, İhtiyar Wil’in verdiği gizemli hediyenin etkisine inanmak istiyordu.
Öyle ya da böyle, madem bilinçli bir rüya görüyordu, o halde istediğini yapabilirdi, değil mi? Lin Jie ağacın altında yatan güzeller güzeli kadına şöyle bir baktı.
Onca şey varken neden bir kadının hayalini gördüğünü merak ediyordu. Bir erkek olduğundan, pek tabii bu normal sayılabilirdi ama mantıken, kendi rüyasında hiç tanımadığı ve hiç görmediği bir kadını bu kadar gerçekçi bir şekilde hayal edebilmesi mümkün olmamalıydı.
Sonuçta yalnızca bir rüya. Rüyalarda her şey mümkündür derler, diye düşündü kendi kendine.
Çiçeklerin arasından, ağaca yaklaştı. ‘Rüyalarındaki bu insanın’ tam olarak nasıl göründüğünü merak ediyordu.
Kadın yakından çok daha güzeldi. Gerçek dışı bir güzellik halesiyle çevrilmiş gibiydi; Roma tanrıçası Venüs’ün bir temsiliydi sanki. Uzun, gümüşi saçları çiçek battaniyesine ipekten bir perde gibi dökülüyordu. Kusursuz, kar kadar beyaz vücudu aldığı her nefeste yavaşça inip kalkıyor, aynı vücudu gibi bembeyaz olan kirpikleri gibi bir kelebeğin kanatları gibi dalga dalga kıpırdıyordu. Bir açıdan, dikenlerden bembeyaz bir taç takıyormuş gibi görünüyordu.
Rüya böyle olmalı. Yağlı boya bir resimden fırlamış gibi, Lin Jie takdirle iç geçirdi.
Başından beri hiçbir şey söylememiş, hep kendi içinden mırıldanmıştı çünkü böylesine bir görüntüyü bozmaya gönlü elvermiyordu.
Ancak… madem bu bir rüyaydı, o halde biraz sınırlarını zorlayabilirdi.
Lin Jie eğildi ve kadının gümüşi saçlarından birkaç tutamı kaldırdı. Kopardığı beyaz süsenlerden birini, sol kulağının arkasına taktı.
Kendi hayatında, daha önce henüz tanıştığı bir kadına böyle yaklaşmamıştı. Ancak bu bir rüya olduğuna göre, istediğini yapabilirdi. Dahası, sadece güzelliğinden etkilendiği için… ona ait olsa da, süsenlerden birini ona hediye etmek istemişti.
Çiçeki yerine koydu ve tam doğrulup kalkıyordu ki gümüşi-beyaz bir çift gözün ona baktığını fark etti.
“!!”
Alelacele iki adım çekildi.
Ansızın bir rüzgar esti, tepedeki süsenler hışırdadı ve ışıldadı. Kar beyazı çiçek yaprakları kopup süzüldü, devasa ağaç antik bir org gibi gür bir sesle çatırdadı.
Rüya dünyası dönmeye başlamış gibiydi.
Gümüşi saçlı kadın ışıklarla kaplıydı, şaşkınlıkla ve şüpheyle Lin Jie’ye bakarken süsenlere örtülmüş ipekten perde biraz dalgalandı.
Lin Jie aniden kadının düşündüğünden çok daha uzun olduğunu fark etti.
Biraz önce kadın ağaca yaslandığından bu detay gözünden kaçmıştı ama doğrulduğunda, Lin Jie kadını görebilmek için başını kaldırmak zorunda kaldı.
Yani, ‘rüyalarındaki bu insan’ en az iki metreydi…
Rüyalarda her şey gerçekten de mümkün.
Ya da, acaba rüyada olduğu için Lin Jie’nin duyularında mı bir gariplik vardı?
“Kimsin sen?” diye sordu uzun kadın, Lin Jie’ye bakarken. Olgun bir kadının cazibesini taşıyan naif sesi, insanın kalbini hoplatıyordu.
Lin Jie bir an ne diyeceğini bilemedi. Böyle bir sorunun gelmesini beklemiyordu. Tam aksine, bu soruyu kendisi sormak üzereydi ve bilinçaltından meydana gelmiş bu ilginç karakterin ona nasıl bir cevap vereceğini görmek istiyordu.
Kadın hamlesini çalmıştı…
Gerçi biraz düşününce, ‘rüyadaki bir insanla’ yapılan konuşma daha ilginç olmaz mıydı?
Biraz düşünen Lin Jie, gülümsedi. “Şu anda rüya gören bir insanım.”
‘Rüyalarındaki kadın’ kulağındaki süsene dokunmak için uzanırken, “Elbette, rüyayı gören sensin,” dedi.
Rüyada olduğunu biliyor mu?
İşte bu enteresandı. Lin Jie bilinçli bir rüya görüyordu ve rüyasındaki kadın da bir rüyada olduğunun farkındaydı. Gerçek hayatta var olmadığını biliyor muydu peki?
Ancak gördüğü insan gerçek olmadığı ve bu rüya diyarıyla bilinmedik bir bağlantısı bulunmadığı sürece, böyle düşünceler deli saçmasıydı.
Dolayısıyla, bu şahıs sadece bilinçaltından meydana gelmiş bir parçacıktı.
“En azından bu cevap doğruydu. Şimdi soru sorma sırası bende,” Lin Jie ustalıkla yanıt verdi ve boğazını temizleyerek sordu, “Sen kimsin? Rüyalarımdaki bir insan olduğunu söyleyemezsin ama.”
Belki bir rüyada olduğu içindi ama Lin Jie normalden daha kaba davrandığını hissediyordu.
‘Rüyalarındaki kadın’ gülümsedi, bembeyaz ipekten eteğinin uçlarını tutarak eğildi, “Benim adım Gümüş.”
“Sadece ismini mi söyleyeceksin?” dedi Lin Jie.
“En azından bu cevap doğruydu,” dedi Gümüş, başını eğerek, “Şimdi sıra bende, değil mi*”
Afallayan Lin Jie başını salladı. Kadın ‘karşı saldırıya’ nasıl geçeceğini bile biliyordu.
Başını eğen Gümüş, hüzünle mırıldandı, “Uzun, upuzun bir zamandır buradayım. Geçip giden yıllar bana zamanın kendisini bile unutturdu. Güzel bir cennet burası ama çok sessiz. Söyler misin bana, neden böyle hissediyorum?”
Yalnız olduğun için?, diye düşündü Lin Jie.
Yoksa, kendi rüyasında bile yaşam koçu Lin Hoca’ya ihtiyaç mı vardı?
……
Magnec