Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

17. Bölüm Yağmurdaki Kasap

Çevirmen: Zorakil / Editor: T4icho

Lin Jie bodrumda şezlong benzeri katlanabilir bir sandalyesi olduğunu hatırlıyordu. Dardı ve uzun sürecek uykular için hiç uygun değildi ama şimdilik iş görürdü.

Sandalyeyi getirmek için hemen alt kata indi. Arada sırada bodrumu temizlediğinden sandalye kirli değildi ve kullanılabilir durumdaydı.

“Ağır olacağını biliyordum ama bu kadarını da…” diye mırıldandı, Joseph’i kollarından kaldırmayı deneyip başaramadığı üçüncü seferin ardından. “İki metrelik boz ayılar gibi!”

Lin Jie tezgahın arkasındaki yüksek platformda otururken aradaki boy farkını pek anlayamamıştı ama şimdi, büyük bir hayvanı kaldırmaya çalıştığını hissediyordu.

Joseph’in boyu en az iki metreydi ve vücudunda kasların sarmadığı tek bir nokta bile yoktu. Kum torbalarından farksız yumrukları tek darbede herhangi bir insanın kafasını dağıtabilecek kadar güçlü görünüyordu.

Saçları bembeyaz olmasına rağmen vücudu taş gibi sağlam. Yaşlı bir adamın tıpkı İhtiyar Wil gibi… kırılgan ve cılız olması gerekmez mi?, diye düşünüyordu, yerde hareketsiz yatan Joseph’e bakarken.

Ne yapacağım? Onu öylece bırakamam! Bir müşteri gelirse belki ondan yardım isteyebilirim ama bu havada kim gelecek ki?

“Haah… Neyse. Üzgünüm ama başka çarem yok. Umarım beni affedebilirsin,” Lin Jie bütün samimiyetiyle özür diledi.

Ardından, eliyle uzanıp Joseph’in takımına yapıştı ve oflayıp puflayarak o ağır vücudu sandalyeye sürükledi.

Bang!

Joseph’in sağ kolu sandalyenin koluna düşünce metalik bir ses çıktı. Şaşıran Lin Jie adamın açıkta duran sağ bileğine baktı.

Sıcak ışığın altında bilek gümüşi, metalik bir ışıltıyla parlıyordu. Pul misali yapısı kendine has bir cazibeye sahipti ve mekanik kol, ince işçiliğin eseri olduğunu belli ediyordu.

Lin Jie’nin yüzü ekşidi. Bu amca da… İhtiyar Wil gibi engelli miymiş?

Dahası, yapay uzuv sıradan bir insanın kullanabileceği türden bir şey değildi. Lin Jie bunlara dair birkaç şey bilirdi.

Bir zamanlar, bu dünyadaki teknolojiyi merak ettiğinden ve biraz da gelenekleri sevdiğinden, geniş bir araştırma yapmıştı. Yaşadığı dünyanın gelenek ve göreneklerini öğrenmek, bu dünyaya alışmak için olmazsa olmazdı.

Azir ilk bakışta Dünya’nın 80’li ve 90’lı yıllarını andırıyordu ama teknolojik açıdan bazı konularda – bilhassa mekanik ve biyolojik konularda – Dünya’nın seviyesini oldukça aşmış ve garip bilim kollarına dalmıştı.

Mesela mekanik uzuvlar bu alanlardan biriydi.

Ancak bırakın Joseph’in olağanüstü uzvunu, standart mekanik uzuvlar bile sıradan insanların kullanmayı dahi umut edemeyeceği kadar pahalı ve lüks şeylerdi.

Böyle bir şeyi sadece parayla satın almak olanaksızdı.

“Ağırlığa ve yapısına bakılırsa sıradan, günlük işler için yapılmış olamaz,” diye mırıldandı Lin Jie. “Ayrıca amcamızın fiziğine ve şu olağanüstü aurasına bakınca, acaba kendisi…”

Lin Jie adamın gerçek kimliğini bulmaya yaklaştığını hissediyordu. “…Emekliye ayrılmış üst düzey bir subay mı yoksa?”

Lin Jie başını salladı. Geçmişte ordu mensuplarıyla karşılaşmıştı ve bu adam, onlara benzer bir auraya sahipti. Her bir ordu mensubunun erdemli ve insanı baskı altında bırakan bir auraya sahip olduğunu biliyordu.

Ayrıca, adamın dışarıdan sert ama içten içe bitkin olduğunu düşününce, Lin Jie ihtiyarın *PTSD’den muzdarip bir asker olduğuna iyiden iyiye inanmaya başladı.

Sağ kolunu savaş alanında kaybetmiş olmalı!

“Uzuvlardan bahsedince bu yüzden garipsedi demek,” Lin Jie şimdi anlıyordu.

Mekanik kol metalden yapılmışa benziyorsa da, içindeki sentetik kasların ve sinir hücrelerinin ana vücuda bağlanmış olması sayesinde özgürce hareket edebiliyordu. Lin Jie bu operasyonun ardındaki detaylara pek hakim değildi ama bir konuda emindi – uzvun bağlandığı nokta nem yüzünden sorun çıkarabilirdi. Dolayısıyla, yağmurlu havanın bu yapay uzuvlar üzerindeki etkisi, öyle ya da böyle romatizmaya benziyordu.

“Pek güvenilir durmuyor bu kollar, hahh… Acaba kolda bir sorun çıktığı için mi bayıldı? Elektrik sızıntısı falan varsa… sinir sistemini etkilemiş olabilir.”

Lin Jie iç geçirdi ve Joseph kolunu kaldırdı.

İki adım geri çekilirken Joseph’in loş ışıklar altında baygın baygın yatan figürünü seyretti. Dışarıda yağmur, hız kesmeden yağmaya devam ediyordu.

“Nedense garip bir şey yapıyormuş gibi hissettim kendimi…”

Lin Jie, bir anlığına, bu yağmurlu havada kendini katil bir kasap gibi hissetti. Yağmurun ortasında birini öldürmek, cesedi kim bilir ona neler yapmak için gizlice bir dükkana götürmek ve işe başlamadan önce, işlediği cinayetin – kendine has bir sanatsal hazzın – tadına varmak…

Böyle hissediyordu.

“Ha,” Lin Jie başını iki yana salladı ve gülümsedi. Hayal gücü bazen sınır tanımıyordu. Normal bir adam böyle düşünür müydü?

Ancak, erdemli ve nazik bir olan Lin Jie, yanlış anlaşılmalara bu kadar meyilli bir durumda görülse bile insanların ondan hiç şüphelenmeyeceğine inanıyordu!

Doğrulurken, aniden Küçük Prens’in hala Joseph’in elinde olduğunu gördü. Adam, baygın düşmesine rağmen kitaba sıkı sıkı sarılmıştı.

Lin Jie gülümsedi, “Yine de, sert adamlar bile rüyalarında masallar görebilir. İyi uykular.”

Tak!

Lin Jie, dükkanın dışından gelen tak sesini duyunca ayağa fırladı ve biraz ürpererek başını çevirdi.

Camın ardında bir adamın belli belirsiz silüeti göründü ama göründüğü gibi kayboldu.

“Orada biri mi var?” Lin Jie yüzü ekşiyerek seslendi.

Kapıya yaklaştı ve açıp dışarı baktı ama kimse yoktu. Tek gördüğü şey yağmurda uzaklaşan simsiyah bir kediydi. Saniyeler sonra, kedi de gözden kayboldu.

“Ah… yalnızca bir kediymiş.”

Lin Jie kediye el salladı ve gülümsedi, “Çabuk evine git. Dışarısı tehlikeli, kendine dikkat et!”

…..

Çevirmen notu
PTSD: Travma sonrası stres bozukluğu.