Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

61. Bölüm 61

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Kadının kulağa hoş gelen soprano ses tonu vardı. Narin olduğu kadar yılmaz bir tavra da sahipti.

Üçü de doğal olarak kadına baktı.

Beline gelen sarı saçları vardı ve altından iplikler gibi görünüyordu. Her teli yoğun bir işçilik eseriydi sanki. İri gözleri mavi gölleri andırıyordu ve sarsılmaz görünüyordu. O gözlerde büyük bir güç ve irade vardı. Cildi o kadar solgundu ki kaliteli bir mermer gibiydi. Derisine biri dokunsa leke bırakacaktı sanki. Giysileri çok süslü değildi: Siyah pileli bir eteği ve beyaz gömleği vardı. Siyahla beyaz onda bir ahenk yaratmıştı. Seksi değildi ama çok sıska da değildi. Giysileri üzerine çok yakışıyordu.  

Onu gören herkes ilk bakışta aşık olabilirdi. Nicholas’ın savurduğu tehditlerle bile geri adım atmayan Sungyoon, geri adım attı. O kadar güzeldi.

Ancak güzelliği Nicholas’ın öfkesini dindirmedi.

“Neler oluyor lan?”

Gerçekten şanssız günündeydi. Bugün sürekli sinirlerini hoplatıp duran insanlarla karşılaşıyordu. Şaşkına dönmüştü.

“Hey, hanımefendi! Az önce dur dediniz, benimle konuşmuyordunuz, değil mi?”

“Tabii ki sizinle konuşuyorum. Şu anda olay yaratan başka kim var?”

Nicholas’a karşılık verirken bir santim bile geri çekilmedi. Nicholas alaycı bir tavırla dudak büktü. Yerde sürünen kurtçuk ona dişlerini göstermişti ve şimdi de başka bir kaltak yoluna çıkıyordu.

“Beyaz atlı prensten sonra şimdi de sarışın prenses mi geldi? Armstrong şehri ne zaman Orta Çağ’a döndü? Niye burası prenslerle, prenseslerle dolu?”

Nicholas sırıttı.

“Bana bak, prenses. Birinin işine karışmadan önce kendi yerini bilmelisin-“

Ancak Nicholas birden sustu. Ona karşı çıkmaya cüret eden kadına doğru düzgün bakınca gözleri fal taşı gibi açıldı. Çok geçmeden yüzünde ekşi bir ifade belirdi. Sonunda onu tanımıştı. Bu kadına hesapsızca davranamazdı. Pozisyonu buna izin vermezdi.

“Prenses Grace.”

Nicholas kadının ismini mırıldandı.

Kadının arkasına baktığında, etraflarında daha fazla insan olduğunu gördü. Birkaç kadın onu korumak istercesine etrafına toplanmıştı. Tabii ki bu kadınların hiçbiri Nicholas’a nazikçe bakmıyordu.

‘Siktir! Gerçekten prenses.’

Sonunda Nicholas, Sungyoon’un gitmesine izin vermek zorunda kaldı. Grace’i önemsemese bile, onu koruyan kadınlar çok güçlü görünüyorlardı. Kavgadan çekilmezse olaylar çığrından çıkardı. Grace’e saldırma cüreti gösterirse sonradan yaşanacakları düzeltemezdi. Grace’in müdahalesi sayesinde mantığını yeniden kazandı.

Kısık sesle küfürler savurarak arkasını döndü. Elbette gitmeden Sungyoon’a dik dik bakmayı ihmal etmedi.

“İyi misiniz?”

Grace, Sungyoon’un ve Chelsea’nin yanına geldi. Sungyoon ona şaşkınlıkla baktı.

‘Onunla tanışacağımı hiç beklemiyordum.’

Grace Elizabeth Victoria Taylor.

Ülkelerin çoğu cumhuriyetçi hükümet şekline dönmüştü, bu nedenle prenses terimi genelde tarih kitaplarında kalmıştı. Ancak şimdi bile bazı ülkeler hala monarşiyi koruyordu ve soylu unvanlar kullanılıyordu. En önemli örneklerden biri ise anayasal monarşiye sahip olan Birleşik Krallık’tı.

Grace, Birleşik Krallık’ın şu anki kraliçesinin torunuydu. Tahta geçme sırasının çok gerisinde olsa da gerçek bir prensesti.

“Yardımınız için teşekkürler, prenses.”

Sungyoon teşekkür etti. Chelsea afallamıştı, ünlü birini gördüğü için hayranlıkla bakıyordu. Hemen Sungyoon’un izinden giderek teşekkür etti.

“Bir şey değil. Yapılması gerekeni yaptım.”

Zayıfı korumak, kötüyü def etmek onun göreviymiş gibi konuşuyordu. Cevabı adalet duygusunu yansıtıyordu. Sungyoon başıyla onayladı.

‘Beklendiği gibi imtiyazlar sorumluluk getirir, gayretini yerine getirmek için labirentlere giriyor. Böyle bir cevap vereceğini bilmeliydim.’

Babası Birinci Nesil’di ve o da sayesinde Bağlayıcı olarak uyanmıştı. Ayrıca ülkesi için labirentlerdeki tehlikelere göğüs germeye gönüllü olmuştu. Diğer tüm Bağlayıcılar gibi ay taşı toplamayı seçti. Hareketleri “imtiyazlar sorumluluk getirir” anlayışının somut bir örneğiydi ve Birleşik Krallık vatandaşları tarafından sevilen biri oldu.

‘Eminim kararını romantik bir nedenden ziyade pratik bir neden daha çok etkilemiştir.’

Kendisi bir Bağlayıcı’ydı, yani içinde Ay’a gitme isteği vardı. Ama Ay’da yaşamak istiyorsa çok para harcamalıydı. Elbette Ay’da yaşama masraflarını azaltabilirdi ama o kraliyet ailesinin bir üyesiydi. Üstelik, kraliçenin torunuydu. Belli bir yaşam standardını koruması gerekiyordu.

Ama Ay’daki hayat tarzını korumak için çok para harcarsa epeyce eleştiri alırdı. İnsanların fikirleri değişebilir, hatta nihayetinde bu monarşinin yürürlükten kaldırılmasına kadar gidebilirdi.

Gerçekte Grace, bir Bağlayıcı olarak labirent baskınlarına katılmak zorundaydı. Nesnel sebepler nedeniyle bu kaçınılmazdı.

Labirent keşfi için nesnel nedenleri olsa dahi bir kraliyet ailesi üyesi olarak diğer Bağlayıcılara kıyasla daha çok destek alıyordu. Ama labirentleri keşfederken çok risk aldığı da gerçekti.

“Ayrıca, ben prenses değilim.”

“Anladım. Bundan sonra daha dikkatli olurum.”

Prenses unvanı, İngiliz vatandaşlarının onu sevdikleri için verdikleri bir unvandı. Henüz resmen prenses unvanı almamıştı. Zaten ebeveynleri onun soylu unvanı almasını reddediyordu.

“Sevgili misiniz?”

Başkalarının aşk hayatıyla ilgili görünüyordu. Bunu sorarken gözleri ışıldadı.

“Hayır.”

Sungyoon pek düşünmeden başını sağa sola salladı.

“Aileden misiniz yoksa yakın arkadaş mısınız?”

“Arkadaşım.”

“İnanılmaz. Bir arkadaşınız için korkunç bir rakibin karşısına dikildiniz. Çok kolay olmamıştır.”

“Ona iyilik borcum var.”

Sungyoon’un cevabı çok kuruydu. Herkes bu cevaptan Chelsea’ye pek bir şey hissetmediğini anlayabilirdi. Nicholas onunla ilgisi olmayan bir yabancıyı tehdit ediyor olsaydı Sungyoon araya girmez, kendi yoluna giderdi.

Ama Grace yine de onun davranışlarını takdir ediyordu.

“Yardım etseniz bile sonrasında sırtınızdan bıçaklayan insanların olduğu bir dünyada bu çok asil bir davranış.”

Sungyoon sustu. Ne derse desin prensesin fikrini değiştiremeyeceğini seziyordu. Kadının aklında çoktan onun nasıl biri olduğuna dair bir fikir belirmişti.

“Umarım adalet anlayışınız asla değişmez.”

Nazikçe gülümsedikten sonra oradan ayrıldı.

Mesele kendi kendine çözüldü, çevredeki izleyiciler dağılmaya başladı. Çok geçmeden park her zamanki haline geri döndü.

“İyi misiniz?” diye sordu Sungyoon.

Chelsea’nin yüzüne bakılırsa hem utanmıştı hem de şaşkındı. Ayrıca korktuğu da belliydi.

“İ… iyiyim.”

Ona cevap verdi ancak kelimeleri yuvarlıyordu. Anlaşılan pek iyi değildi.

‘Sanırım elden gelen bir şey yok.’

Sungyoon banktan ayrılarak yakındaki bir dükkana yöneldi. Burnunu leziz bir kahve kokusu gıdıklıyordu. Akılda kalıcı tasarımı olan, modern bir kafeydi. Ay’da bulunan bir kafeden bekleneceği üzere menü fiyatları aşırıydı. Ama Sungyoon iki kahve almak için cesaretini topladı. Tim ve Emily ile ekip olduktan sonra sayısız ay taşı elde etmişti. Bu nedenle kahve alacak kadar cesurdu. Ayrıca ona düzenli aralıklarla sosis ve patates getiren Chelsea’ye iyiliğinin karşılığını ödemek istiyordu.

“İşte.”

Sungyoon bir kahveyi ona uzattı.

“Teşekkürler.”

Normalde Chelsea bu ikramla çok mutlu olur, pireyi deve yapardı. Ama az önceki olayın etkisinden sıyrılamamış gibiydi.

Sungyoon bir şey demeden yanına oturdu. İkili, parkın gürültüleri içinde kahvelerini yudumladılar.

“Özür dilerim.”

Bardağın yarısı boşaldığında Chelsea tereddütle konuştu.

“Ne için?”

“Benim yüzümden gereksiz bir karmaşaya sürüklendiniz.”

Sungyoon bir süre düşündü.

“Az önceki adam sizi tanıyor gibiydi. Önceden aranızda bir şey mi vardı, Bayan Strobe?”

“Hayır, yoktu. Bana asıldığı zaman onu geri çevirmiştim.”

Chelsea olanları yavaşça ve kısık bir sesle açıkladı.

“O zaman özre gerek yok, Bayan Strobe.”

Nicholas’ın karakterine şahit olmuştu ve tek taraflı bir mesele yüzünden onlara çatmıştı. Chelsea’nin bu konuda bir kabahati yoktu.

“Onun gibi işe yaramazlar böyle davranır. Kurban olan biziz. Kurban olarak da özür dilemenize lüzum yok.”

Sungyoon bunları içtenlikle söylüyordu.

Chelsea bu sözlerin ardındaki kararlılığı hissetmiş gibi, daha fazla özür dilemedi.

“Yine de, teşekkür etmeliyim.”

Sungyoon onu Nicholas’tan korumuştu, teşekkürü geri çevirmedi.

Chelsea ile olan buluşmaları sona erdi. Chelsea’nin içi hala rahat değildi, o yüzden ona laboratuvara kadar eşlik etti. Odasına dönünce Shinhae’yi rüyasında görmeyi diledi.

* * *

Dün başına bir olay gelmişti ama Sungyoon yine de ertesi gün labirente girdi. Ay taşı bulmalıydı ve her şeyden önce Mücevher’e ihtiyacı vardı. Dinlenmeye zamanı yoktu.

Puh-uh-uhk!

Gürzünü salladı ve canavarın kafasını kolayca uçurdu. Canavarın momentumu aynı kaldığından başsız vücut birkaç adım attıktan sonra yere yığıldı.

Boom!

‘Beklediğim gibi, şimdi pek canavar yok.’

Mana Akışı’nın eli kulağındaydı. Başlangıç Labirenti’nde en az canavarın bulunduğu zamanlardı. Ayrıca tek başına avlandığı için verimliliği düşmüştü. Tabii ki bu da ay taşı toplama hızının ve düşen Mücevher bulma olasılığının düştüğü anlamına gelirdi.

‘Elden bir şey gelmez.’

Yine de zaman sınırına ulaşıncaya kadar avlanmayı düşünüyordu.

“Ha?”

Sungyoon geçitte ilerleyerek canavar ararken bir şeye rastladı.

Tünelde bir çatala gelmişti. Bunda yeni bir şey yoktu. Labirentte bir sürü farklı yol vardı.

Ama tünellerden birinde biri dikiliyordu.

Sağlam, zinvir bir zırh giymişti. Büyük bir kalkanı ve korkunç bir çivili gürzü vardı. ilk bakışta onun Başlangıç Labirenti’ne ait olmadığı anlaşılıyordu.

‘Nöbetçi mi?’

Nöbetçi Sungyoon’a pek dikkat etmedi. Adımlarını net şekilde duyabiliyordu yine de yalnızca önüne bakıyordu. Tüm yüzünü kaplayan bir miğferi olduğundan Sungyoon nöbetçinin yüzünü göremiyordu. Ancak nöbetçinin yüzünde muhtemelen çok sıkkın bir ifade vardı.

‘Olamaz. Henüz labirent temizliğini tamamlamadılar sanırım.’

Mana Akışına birkaç gün kalmıştı ve labirent yeniden canavarlarla dolacaktı. Bu bir yana, üst rütbeli Bağlayıcılar Başlangıç Labirenti’ni tamamen temizlemekte başarısız olmuşlardı. Bu hayata yeniydi ama yine de bunu garip buldu.

Fakat Tim gibi gereksiz bir laf etmedi. Nitekim başka tünele yöneldi, nöbetçi de ona bakmadı bile.

Labirent temizliği bitmemiş de olsa, Sungyoon’un yapacak işleri vardı.