Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

60. Bölüm 60

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Sungyoon ve Chelsea sohbetlerini bölen adama baktılar.

‘Bu kim?’

Sungyoon’un aklına gelen ilk şey bu oldu. Yüzünde ekşi bir ifade vardı ve Sungyoon bu kişinin onlara pek de iyi niyetle yaklaşmadığını tahmin edebiliyordu. Kimdi? Niye ikisini de boğazlamak ister gibi bakıyordu?

“Sen de kimsin?”

Sungyoon’un yanındaki Chelsea bunu sordu. Rahatsız olduğunu gizlemedi. Tepkisine bakılırsa, onun da bu adamı tanımadığı belliydi. Zaten kötü bir ruh halinde olan Nicholas bu tepkiyle daha kötü hissetti. Gururu dibi görmüştü.

“Beni… hatırlamıyor musun?”

Chelsea onu bilerek tanımazlıktan geliyor değildi. Bunu gözlerinden, tavrından anlayabiliyordu. Konuşurken Nicholas’a en ufak bir ilgi göstermedi. Nicholas bir kanıya vardı: Onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Hafızasında kısacık bir an kalmayı bile hak etmiyordu.

Chelsea bu soruyu duyunca alaycı bir tavırla güldü.

“Orada dur bence. Muhtemelen ‘Daha önce tanışmıştık? Seni bir yerden çıkarıyorum?’ diyeceksin. Bunları o kadar çok duydum ki artık midem bulandı. Cevabım hep aynı: Hayır.”

Ona üçüncü sınıf bir zampara gibi davranıyordu. Nitekim adamın davranışları da onu öyle gösteriyordu. İşe yaramaz bir serseri gibi davranıyordu. Tabii Nicholas kendini öyle görmüyordu. Ne yazık ki kendine çok güvenen biriydi, ama iyi anlamda değil.

Sinirden kuduracaktı ve patlamak üzereydi.

Sungyoon onun yüzünü inceledi. Chelsea’ye dönük yüzü artık sırıtmıyordu. Şimdi bir meleğe saldırmak üzere olan bir şeytan gibiydi. Üstelik yüzü pancar gibi kızarmıştı ve patlamak üzere olan bir volkan gibiydi.

‘Tehlikeli.’

Tek bir bakışla bu adamın yumruklarına, kanunlardan daha fazla önem verdiğini anlayabiliyordu. Kelimelerden değil, şiddetten yanaydı. Ancak Chelsea ona karşı koymak için dik dik bakıyordu.

Yürek mi yemişti yoksa insanlarla uğraşmak konusunda deneyimsiz miydi?

“Gitme vakti geldi.”

Sungyoon Chelsea’nin verdiği patatesle dolu kağıt torbayı katladı. Nicholas doğal olarak Sungyoon’a baktı.

‘Bu piç…’

Pis, yıpranmış giysiler giyiyordu. Tıraş olmamıştı ve kontrolden çıkan sakalları yüzünü kaplıyordu. Doğru düzgün yıkanmadığı için kokuyordu da. Armstrong şehrindeki yüksek fiyatlar düşünüldüğünde, şehirde dilenci gibi dolaşan tek bir grup vardı.

‘Yeni başlayan bir Bağlayıcı!’

Son günlerde yaşadığı tüm aşağılanmaların sebebi Başlangıç Labirenti’ydi. Geçimlerini Başlangıç Labirenti’nden sağlayan beş para etmezler yüzündendi hepsi.

‘Oh, demek öyle.’

Beş para etmez herifin elindeki kağıt torbayı hatırladı. Bu pis kaltak kağıt torbanın içinde ucuz yiyecekler taşıyordu. Şimdi gördüğü kadarıyla, patatesleri yiyen bu acınası adamdı.

‘Beni bu herif yüzünden mi geri çevirdi?’

Başlangıç Labirenti’ndeki görevinin başarısız olması profesyonelliğiyle duyduğu gururu incitmişti ve bu olay da bir erkek olarak onu rencide ediyordu.

Nicholas daha beter hissetti. Bunu gören Sungyoon dilini şaklattı.

‘Sorunsuzca kurtulamayacağız anlaşılan.’

Birçok yönden bu adam, labirentteki canavarlardan daha tehlikeliydi. Her yerinde Cihazlar vardı ve o Cihazlardaki Mücevherlere bakılırsa üst rütbeli bir Bağlayıcı’ydı. En azından Sungyoon’un yenebileceği biri değildi. İşler gerçekten çığrından çıkacak olursa diye Altın Mücevher’ini aktifleştirmeye hazırlandı. Chelsea’nin elinden tuttu ve oradan ayrılmaya çalıştı.

Tabii bir el önüne çıktı. Bunu bekliyordu aslında.

“Hey, serseri; gidebileceğinizi kim söyledi?”

Nicholas Sungyoon’un omzunu tuttu. Sungyoon’un yüzü asıldı. Nicholas’ın hareketi hiç de dostane değildi. Omzunu sıkmak için güç kullanmıştı.

“Bir dakika! Ne bok yemeye çalışıyorsun şimdi? Bundan yakanı sıyırabileceğini mi sanıyorsun?!”

“Ne? Beni yine polisi aramakla mı tehdit edeceksin yoksa?”

‘Yine?’

Adama çıkışan Chelsea birden sustu. Adamın söylediklerine bakılırsa onu tanıyordu. Chelsea bir kez daha adamı inceledikten sonra gözleri fal taşı gibi açıldı.

“Sen geçen gün beni tavlamaya çalışan sinir bozucu sapıksın!”

Sonunda Chelsea onu hatırlamıştı ancak Nicholas mutlu değildi. Bu sadece Chelsea’nin onu gerçekten unuttuğunu gösteriyordu. Üstüne üstlük onu sapık diye etiketlemişti. Çileden çıkmak üzereydi.

“Niye kaçmakla bu kadar meşgul olduğunu merak ediyorum. Bu serseriyle buluşmaya mı gidiyordun?”

Nicholas Sungyoon’un giysilerini abartılı bir tavırla inceledi. Sonra saldırgan bir yorum yaparak elini Sungyoon’a doğru salladı.

Chelsea hiç iyi hissetmiyordu. Başta Sungyoon’un ahlaklı biri olup olmadığını kontrol etmek için Sungyoon’la buluşuyordu. Ancak görüşmeye devam ettikçe Sungyoon’a ilgi beslemeye başlamıştı. Tabii ki birinin onunla ilgili kötü bir şey söylemesinden hoşlanmazdı.

“Söylediklerine dikkat et.”

“Ah ah. Anladım. Yanlış bir terim kullandım. O serseriden de öte, atık yiyeceklerle beslenen bir kurtçuk. Bu çok daha doğru bir tanım olur.”

Elbette Nicholas orada durmadı. Chelsea’ye daha öfkeli bakışlar atıyordu.

Tahk!

Sungyoon omzunu tutan eli sertçe itti. Nicholas omzunu çok sıkı tutuyordu ancak o da bir Bağlayıcı’ydı ve ikisi de Mücevher kullanmadığından adamın elini ittirebilmişti.

“Gidelim hadi.”

Chelsea’nin elini yine tuttu ve oradan ayrılmaya çalıştı.

“Hey, kurtçuk! Sana durmanı söyledim!”

Nicholas yine Sungyoon’u durdurmak için sertçe onu tutmaya kalkıştı. Sungyoon ona baktı.

“Ne istiyorsun?”

“Ha? Ne? Çöpçü kurtçuğun benim için yapabileceği hiçbir şey yok ki. Bunun mümkün olduğunu mu sandın?”

“Hayır, mümkün değil. O zaman konuşulacak bir şey de yok.”

Sungyoon yine gitmeyi denedi.

“Seni piç!”

Beklediği gibi Nicholas onu bir daha durdurdu.

“Ne dediğimi anlamadın! Sen kurtçuksun! Çürük et yiyerek yaşamaya devam edeceksin. İleride en fazla sinek olabilirsin. Hayatın saçma! Sen, kaderinde hiçbir şey olmayan bir piç kurususun!”

“Sanırım öyle.”

“Sen erkek olarak dünyaya gelmişsin ama bunu bir kez bile ispatlayamazsın! Cinsiyet değiştirsen daha iyi olur. Küçük bir kız olsana? Ah, gerçi sen beş parasız kurtçuğun tekisin. Bunu yapabilecek paran bile yok!”

“Sanırım öyle.”

“Orospu çocuğu!”

Tuhaf bir durumdu. Nicholas her türlü aşağılayıcı sözcüğü sarf ediyordu ancak öfkelenen yine kendisi oluyordu.

Nicholas zorbanın tekiydi. Bir çırpıda kavga çıkarırdı ama daha önce aşağılamalarına Sungyoon gibi tepki veren birini görmemişti.

Nicholas normalde başkalarını böyle kışkırtınca insanlar genelde iki şekilde karşılık verirdi. Ya damarları patlayacak gibi olur, bağırırlardı ya da başlarını eğer, öfkelerini yutar ve kaçarlardı.

Halbuki Sungyoon ikisini de yapmıyordu. Çok benzetmek gerekirse, tepkisi ikinci gruba daha yakındı. Ama Sungyoon’un tavırlarına bakılırsa öfkesini yutuyor gibi görünmüyordu. O değil, hemen yanında duran Chelsea bağırıp duruyordu.

‘Bu piçin nesi var?!’

Öfkelenmiyordu. Sungyoon’un gözleri cam bilyeler gibiydi ve bu Nicholas’ın gerçekten canını sıkıyordu. Sungyoon sanki Nicholas’ı ona cevap verecek kadar bile önemsemiyordu. Uzaktan havlayan bir köpeğe tepki verir gibiydi. Eğer böyle düşünmüyorsa, bu kadar aşağılama karşısında nasıl bu kadar sakin kalabilirdi? Sinirini dipsiz kuyulara atmıştı sanki. Onu aptal gibi hissettiriyordu.

Ama Sungyoon aslında böyle düşünmüyordu. Bu aşağılamalara öz güveni son derece düşük olduğu için pek dikkat etmiyordu. Nicholas’ın hayali senaryosunun aksine Sungyoon Nicholas’ı küçük görmüyordu.

Tabii Nicholas’ın bunu bilmesine olanak yoktu. Sungyoon’un hareketleri bu yüzden onu daha da sinirlendiriyordu.

“Kes artık! Gerçekten polis çağıracağım!”

Chelsea suç önleme cihazını çıkardı. Ona, her sorunu çözebilecek efsane bir silah gibi davranıyordu. Okula gittiği dönemlerde sadece çalışmalarına odaklanmıştı ve yetişkin olduğunda da resmen araştırma tesisinde yaşamaya başlamıştı. Gerçek dünyaya dair deneyimi pek yoktu.

Fakat dünya hep mantıklı değildi. İşler her daim beklenen yönde ilerlemiyordu.

“Çağır. Haydi çağır.”

Nicholas sinirden köpürüyordu. Chelsea ufak tefek ama katı biriydi. Ama daha önce hiç bu uzun boylu adam gibi biri tarafından tehdit edilmemişti. Üstelik bu adam normal insanları atıştırmalık gibi çiğ çiğ yerdi. İşi canavar avlamaktı.

“Ah!”

Cani bakışları yüzünden Chelsea daha da korktu. Sonunda anlamıştı. Karşısındaki kişi, bu zamana kadar karşılaştığı, onu tavlamaya çalışan zamparalar gibi değildi. Öfkesi, beynindeki mantıksal kısmı yutmuştu. Şu anda öngörülemez, mantıksız bir canavardı.

“Kyaa!”

Biri dehşete kapılan Chelsea’yi çekti. Cırtlak bir çığlık atarak geriye doğru sendeledi.

Biri önüne çıktı.

“B… Bay Woo?”

Sungyoon’du bu. Prensesini koruyan bir şövalye gibiydi. Onu Nicholas’ın uğursuz bakışlarından korudu.

Sungyoon hep öz güvensiz biri gibi görünüyordu. Omuzları genelde çöküktü ve hep patates yerken kamburlaşıyordu. Bu nedenle Chelsea onun pek güçlü olmadığını düşünüyordu. Ancak geniş, uzun sırtını gördüğünde fikrini değiştirmek zorunda kaldı. Onu korumak için öne çıkmıştı ve bu hareketi onu sakinleştirmişti. Az önceye kadar korkudan titriyordu.

“Şimdi beyaz atlı prensi mi oynamaya çalışıyorsun?”

Nicholas’ın burnu kırıştı. İşler daha da ilginçleşiyordu. Bu piç kurusu ve onu çileden çıkaran kaltak bir peri masalı sahnesi taklit ediyorlardı. Bunu yapmayı düşünüyorlarsa, o da kötü adam rolünü üstlenmeye hazırdı. Tabii normal bir kötü adam olmayacaktı. Prensi ve prensesi ezip geçen Devil King olacaktı.

“Seni kızdıracak ne yaptık bilmiyorum. Şu noktada, bizi affedebilir misin?”

“Affetmek mi?”

Nicholas alay etti.

“Beyaz atlı prens gibi giriş yaptın ve şimdi de korkuyor musun? Ancak seni güzelce pataklarsam ve o kaltak benim için bacaklarını ayırırsa, işte o zaman sizi bağışlamayı düşünebilirim.”

Nicholas şeytani bir kahkaha patlattı. Chelsea sinirlenmişti ancak az önceki gibi bağıramadı.

‘Beklediğim gibi, böyle davranacak.’

Sungyoon içten içe söylendi.

Nicholas isterse, Sungyoon diz çökebilirdi. Hatta secde ederek canlarını bağışlaması için ona yalvarabilirdi. Ancak bu adam bununla tatmin olacak biri değildi.

‘Kaçamayız.’

Yalnız olsaydı bunun mümkün olup olmadığını umursamadan kaçmayı denerdi. Ancak yalnız değildi. Hafifçe arkasına dönerek Chelsea’ye baktı. Enerjik ve cesur tavırlarının aksine şu anda beti benzi atmıştı. Sungyoon’un gömleğini sıkıca tutuyordu.

Başkası olsa umursamazdı ama Chelsea Jimin’in arkadaşıydı ve ona küçük iyilikler yapmıştı. Başkalarına karşı kayıtsızdı ama Chelsea’yi geride bırakamazdı.

Yeniden Nicholas’a baktı. Hala yüzünde şeytani gülümsemesi vardı.

‘Bana birkaç kez vursa bile duracağını sanmıyorum.’

Sungyoon kararını verdi.

‘Eğer işler oraya kadar gelirse Altın Mücevher’i kullanırım.’

Jimin, Chelsea’yi kurtarmak için Mücevher’i imha etmesini anlayışla karşılardı.

“Ne yapacaksın beyaz atlı prens?”

Sungyoon başını sağa sola salladı.

“Teklifini reddediyorum.”

Ah, öyle mi?”

Nicholas pis pis güldü. Kolunu kaldırdı, kolundaki bileklikler sallandı. Sungyoon Mücevherlerini her an aktifleştirmeye hazırdı.

“Öyleyse…”

“Dur orada bakalım!”

Biri araya girdi.