Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

59. Bölüm 59

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

“Of. Korkunç! Korkunçtu!”

Tim iki koluyla kendine sarıldı ve abartılı bir tavırla titredi.

“Üff. Boş boğazsın gerçekten.”

Emily onu azarladı. Bekçi onlara zarar vermek isteseydi ekibin kökünü kazırdı.

“Ama deliye döndüm. O şerefsizler işlerini iyi yapmadığı için neredeyse ölüyorduk!”

“O herifi sinirlendirseydin bizi öldürmeye kalkışabilirdi. Bu da sonumuz olurdu!”

Emily’nin söylediği gibiydi. Nöbetçi onlara hiç de sevecen gözlerle bakmamıştı. Üç acemi Bağlayıcı’nın Başlangıç Labirenti’nde kaybolmasını kimse umursamazdı. Yıllardır çok sayıda Bağlayıcı Başlangıç Labirenti’nde kayboluyordu. Onlar yalnızca zayiatlara eklenen yeni sayılar olurdu.

Tim’in cevabı yoktu, çenesini kapadı.

O anda Sungyoon konuşmaya dahil oldu.

“En azından şikayet etme hakkı var.”

Üst rütbeli Bağlayıcıların tembel olup olmadığı önemli değildi. Ellerinden geleni yapmaları, sayıca az olmaları da önemli değildi. Tim, Emily ve Sungyoon neredeyse ölüyorlardı, bu yüzden bu konuda şikayet etmekte bir yanlış yoktu.

Emily ve Tim Sungyoon’a baktılar. Sungyoon’un sohbete dahil olması nadir bir olaydı. Şaşırdılar.

“Yine de dünya, sağduyuyla yönetilmiyor. Her açıdan dikkatli olmalıyız.”

Hiç beklemediği halde başına gelen olayları düşündü ve fikrini dile getirdi.

Sesinde acı ve öfke vardı. Kendi deneyimine göre konuşuyordu. Tim ve Emily bir şey diyemediler.

* * *

O noktadan sonra Sungyoon’un ekibi labirenti temizlemeye devam etti. Yedinci kattan cepleri ay taşlarıyla dolu ayrılıyorlardı. Ancak Mücevher düşmüyordu; hatta en düşük dereceli Mor Mücevher bile ortalıkta yoktu.

Ama Sungyoon umutsuzluğa kapılmadı. O Mücevherlerin nadiren düştüğünü biliyordu.

Zaman böyle geçti. Bir kez daha Mana Akışı’nın Başlangıç Labirenti’ni işgal ettiği zaman geldi.

“Gerçekten çok fena. En azından Mana Akışı ortaya çıkana kadar labirenti keşfetmek istiyorduk.”

Tim birasından büyük bir yudum alarak homurdandı. Yanında oturan Emily de başını sallayarak ona katıldığını gösteri.

Sungyoon, Tim ve Emily ilk içki içtikleri restorana gelmişlerdi. Genelde Sungyoon pahalılık yüzünden buraya gelmeyi reddediyordu ancak o gün Tim’in davetini geri çevirmedi.

Çünkü ertesi gün Tim ve Emily bir süreliğine Ay’dan ayrılacaklardı.

Mana Akışı başladığında başlangıç seviyesindeki Bağlayıcılar labirente giremezlerdi. Bu nedenle birçok acemi Bağlayıcı toplanır,Dünya’ya dönebilirdi. Birkaçı halihazırda gitmişti.

Karar onlara kalsaydı, Tim ve Emily Sungyoon’la ava devam etmek isterlerdi. Fakat şirketlerini düşünmek zorundaydılar. Şirketleri, belli bir tarihte tüm şirket üyelerini Dünya’ya götürmek için bir taşıma şirketiyle anlaşma imzalamıştı. Bu yüzden başka seçenekleri olmadığını söylemek abartılı olmazdı. Belirlenen zamanda gitmek zorundaydılar.

“Siz ne zaman gidiyorsunuz Bay Sungyoon?”

“Ben Başlangıç Labirenti kapatılana kadar kalmayı planlıyorum.”

“Ah. Beklediğim gibi.”

“Üzülmeye lüzum yok. Bir ay sonra yeniden buluşacağız.”

“Doğru.”

Sonunda Tim hayal kırıklığından kurtuldu. Not defteri çıkarıp ondan bir sayfa yırttı.

“Kanada’ya gelecek olursanız lütfen bizi arayın.”

Tim kağıda e-posta adresini ve telefon numarasını yazdı. Emily de aynı şekilde kendi iletişim bilgilerini hemen Sungyoon’a verdi.

“Teşekkür ederim. Siz de Güney Kore’ye gelecek olursanız bana ulaşın.”

Sungyoon da onlara iletişim bilgilerini veri.

Üç aydır birbirlerine güvenerek labirenti keşfediyorlardı. Üçü de birbirine canını emanet ediyordu. Sungyoon insanlarla yakınlaşmayı seven biri olmasa da, onlara iletişim bilgilerini verecek kadar güvenmeye başlamıştı.

Tim ve Emily, Sungyoon’un iletişim bilgilerini aldılar. Özellikle de Emily, kağıdı titizlikle katlayıp ön cebine dikkatle koydu. Dünya’ya döndüğü zaman ilgi duyduğu insanla temasa geçebilmesinin tek yolu buydu.

Ne zamandır içip sohbet ediyorlardı? İçkileri bitmek üzereydi ve sonunda veda vakti geldi.

“Görüşmek üzere.”

Tim, Sungyoon’la buluşma sözü verdikten sonra canlı bir tavırla tokalaştılar.

“Sen de veda etmelisin.”

Tim kız kardeşini sırtından hafifçe Sungyoon’a doğru itti. Emily tereddüt etti. Sonra elini Sungyoon’a uzattı.

“G… görüşürüz.”

Sungyoon kadının elini tuttu. Yumuşak ve solgundu. Emily biraz utandı ama güzel, kahverengi gözleriyle onu izlemeye devam etti.

Sungyoon güzel kadınlarla yakınlaşmaktan hoşlanmıyordu. Emily de tanıdığı en güzel kadınlardan biriydi ama tüm bu süreçte, hayatlarını tehlikeye atarak birlikte dövüşmüşlerdi. Bu yüzden onu itici bulmuyordu. Ona bunları rahatça söyleyebilmesinin nedeni de buydu.

“Görüşürüz, Emily.”

Emily’nin yüzü aydınlandı; güzel bir kahkaha patlattı. Gülüşü açan çiçekler gibiydi ve Sungyoon’u bile bir an titretmeye yetecek kadar güzeldi.

* * *

Kardeşlerle vedalaşan Sungyoon bir kez daha labirenti keşfetmeye gitti. Mana Akışı’nın başlamasına hala bir hafta vardı. o zamana dek ay taşı toplayacaktı. Bir sonraki Mücevher’ini aramayı düşünüyordu.

‘Tek başıma avlanmayalı ne kadar oldu?’

O günkü ilk leşinden sonra birden aklına bu soru geldi. Tim neşeli ve taşkın şekilde konuşarak hep liderliği ele alırken Emily anne tavuğun peşinden giden bir civciv gibiydi. Onları düşünmek onu keyiflendirdi. Kişiliği eskisi gibi olsaydı muhtemelen kaygısızca güler, arkadaşlıklarını ilerletmeye çalışırdı.

Ancak Sungyoon başını sağa sola salladı.

On senelik arkadaşı ona “ölüm bizi ayırana dek” diye söz verdiği eşiyle birlikte ihanet etmişti. Bu da yüreğini katılaştırmıştı.

Kah-jeek!

Hala gürzü kullanıyordu. Emily belirsiz bir süre daha gürzü almayı reddetmişti. Gürz, canavarın kafasını patlattı ve Sungyoon canavarın cesedine soğuk bir bakış attı.

Tim ve Emily’yle olduğu zamanlar bazen onlarla sohbet ederdi. Biraz daha “insansı” davranırdı. Ama şimdi eski haline dönmüştü. Tıpkı Ay’a ilk geldiği zamanlarda olduğu gibiydi. İnsanlarla zar zor temasa geçiyor, yalnızca canavar avlıyordu.

Canavarın cesedi ışıkla yutulduktan sonra ay taşını aldı. Saate baktı; epey geç olmuştu.

‘Şimdi gitmeliyim.’

Geri döndü.

* * *

“Bu inanılmaz. Yakında Dünya’ya dönüyorsun.”

Chelsea’nin sesinde kıskançlık vardı. Sungyoon başıyla onaylayıp ağzına biraz daha patates tıktı.

“Doğrusu, gerçekten inanılmaz.”

Shinhae’yi yakında görebileceği için diğer her şey önemini yitirmişti. Bu düşünce onu mutlu ediyordu.

“Gerçekten kıskandım.”

“Ne zaman Dünya’ya döneceksin?”

Onu kıskandığını söyleyip durunca Sungyoon bunu sordu. Sungyoon Ay’a geleli çok olmamıştı ama bu süreçte Chelsea’nin Dünya’ya gittiğini de hiç görmedi.

“Hala yarım yılım var. Ailesi olmayanlar nispeten daha uzun kalmak zorunda. Evli olmamam, insan gibi muamele görmeyi hak etmediğim anlamına gelmiyor. Ailem olmasını istiyorlarsa bana biriyle tanışmak için zaman vermeleri lazım!”

Cılız bir sesle şikayet etmeye başladı ama sesi gitgide yükseldi. Sonunda sesi histerik denebilecek bir cırtlaklıkla parkta yankılandı. Çok stres altında olduğu belli oluyordu.

“Ah, ah! Güzel giysiler giymek, leziz yemekler yemek, konforlu bir yatakta dönüp durmak, tüm gün televizyon izlemek istiyorum.”

Öfke krizi geçiren bir çocuk gibi homurdanarak eğildi. Patateslerini yemekle meşgul olan Sungyoon hiçbir şey demeden onu dinledi. Sorununu çözemezdi ve Chelsea’nin ondan sorun çözmesini istemediğini biliyordu. Sadece perişan durumunu dinlemesini istiyordu.

Sungyoon onun söylenmesini uzun uzun dinledi.

“Ne zaman döneceksin?”

Anlaşılan söylemek istedikleri bitmişti. Yüzü daha canlıydı.

“Mana Akışı üç güne başlar. O zamana kadar avlanacağım. Sonrasında giderim.”

“Anladım.”

O anda üzerlerinde bir gölge belirdi.

“Hey, uzun zaman oldu!”

Fark etmemişlerdi ama sırnaşık bir tavırla gülümseyen bir adam önlerinde bitivermişti.

* * *

Nicholas Laughton son günlerde hiç iyi değildi. Büyük Labirent’e girme hakkına sahip olanların yanı sıra, en güçlü rütbeli Bağlayıcılardan biriydi. Bu yüzden burnu havadaydı. Ama son zamanlarda gururu incinmişti.  

Başlangıç Labirenti’ni temizleme işini kabul eder etmez başlamıştı bu.

Her şey başlarda gayet iyiydi. Sayısız labirent arasından, Başlangıç Labirenti orta alt seviyeli bir labirent olarak görülüyordu. Nicholas’ın kalibresinde bir Bağlayıcı’nın Başlangıç Labirenti’nde canavar itlaf ederken pek sorun yaşamaması gerekirdi. Zor bir görev değildi. Ayrıca işe alınan tek Bağlayıcı değildi. Çok sayıda üst rütbeli Bağlayıcı, acemi Bağlayıcıların baş edemeyecekleri canavarları öldürmek için görevlendirilmişti.

Nicholas tereddüt etmeden görevi üstlendi. İş basitti ve mükafatı da çok iyiydi. Ayrıca bu işi daha önce yapmıştı. Ayrıca temizleme sürecinde Armstrong şehrindeki Bağlayıcı sayısı azalacaktı, bu da normalde yoğun restoranların ona öncelik tanıyacağı ve en güzel fahişelerin hizmetlerini tekeline alacağı anlamına geliyordu. Yaşam kalitesinde çok az bir iyileşme olacaktı fakat halihazırda çok parası vardı ve böylesi küçük şeyler paradan daha önemli geliyordu.

Mana Akışı sona erdikten sonra diğer sözleşmeli Bağlayıcılarla Başlangıç Labirenti’ne girmişti. Nicholas işi erken bitirme niyetindeydi ve dilediğini yapmak için Başlangıç Labirenti’ni temizlemekten gelen parayı harcamayı düşünüyordu.

Ancak bir gün bile geçmeden tüm iyi hisleri paramparça oldu.

‘Niye bu kadar çok canavar var!’

Önceki temizliklerle kıyaslanacak gibi değildi. Bu defa labirent canavar kaynıyordu. Çabucak temizleyemezdi. Nitekim bir haftalık süre bitmeden labirenti temizlemeyi başaramamıştı. Sonunda Armstrong daha çok Bağlayıcı işe almış, yeni başlayan Bağlayıcıların labirente girebilmeleri için labirentin bir kısmını kapatmak zorunda kalmışlardı. Elbette tüm bu karmaşada üst sınıf canavarların tümünü öldürmek mümkün değildi.

Iskaladıkları üst düzey canavarlar yüzünden yaralanan Bağlayıcılardan tonla şikayet alıyorlardı. Bu canavarlar yüzünden hayatını kaybeden Bağlayıcıların haberleri yayılmaya başlamıştı.

Elbette üst düzey yöneticiler o da dahil olmak üzere üst rütbeli Bağlayıcılara küfrediyorlardı. Neyse ki Armstrong şehri bu defa anormal sayıda canavar ortaya çıktığını kabul etmişti de tüm suç onlara kalmamıştı.

Ama Nicholas’ın gururu çok incinmişti. Kişisel bir labirente atandıktan sonra hayatı yolunda gitmişti. Bu başarısız görev, Bağlayıcı olarak yaptığı en kötü hataydı.

Bu lanet olası canavarları öldürdükten sonra geri dönüyordu. Son günlerini Başlangıç Labirenti’nde geçirmiş, daha fazla üst düzey canavarı gözden kaçıramayacağı için labirenti taramıştı. Bir sonraki Mana Akışı zamanı gelmişti ancak Armstrong şehri verilen görevi askıya almayı reddediyordu.

Çünkü başlangıç seviyesindeki Bağlayıcılar hala labirente giriyordu.

‘Lanet olasıca piçler! Yaya trafiği çok az! O piçlerin üst düzey bir canavarla karşılaşma olasılığı çok düşük!’

Nicholas Armstrong’un liderlerine küfretti, sonra sinirini başlangıç seviyesindeki Bağlayıcılara yöneltti.

‘Niye hala labirente girip duruyorlar? Mana Akışı başlamak üzere! Beş kuruş para gözlerini kör etmiş! Yetti artık! Siktirin gidin Dünya’ya!’

Bir şeyler yumruklamak istiyordu.

Ama çevresindekiler onun iyi bir ruh halinde olmadığını hissederek ondan uzaklaştılar. Ortada Nicholas’ın olduğu büyük bir çember oluştu.

Sinirden köpürerek yürüyordu. O sırada gözüne biri takılı.

‘Bu…’

Büyük gözlükleri, kıvırcık saçları olan bir kadındı bu. Beyaz laboratuvar önlüğü giymişti. Bu haline rağmen göze çarpan bir güzelliği olan bu yüzü tanımıştı.

‘Geçen sefer beni yok sayan küstah kaltak bu!’

Doğrusu kadının çok üstüne gitmişti. Onu tavlamak için çok sert davranmış ve sonucunda geri çevrilmişti. Kadının yaptığı tek şey buydu. Ama Nicholas’a göre o küstah kaltağın tekiydi.

Zaten iyi hissetmiyordu. Chelsea’ye doğru yürürken yüzünde alçak bir tebessüm belirdi.