Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

38. Bölüm Bölüm 38

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Chelsea yeniden elinde bir kağıt torbayla Kore Bağlayıcı Destek Merkezi’ni ziyaret etti. Kalabalıktan kolayca sıyrılıyor gibiydi. Son iki haftadır Sungyoon’u sık sık ziyarete gelmenin bir sonucuydu bu.

Chelsea, içine bakmak için torbayı araladı. Her zamanki gibi içinde pişmiş soğuk patates vardı. Ancak sadece bunu getirmemişti. Patates gibi soğumuş olan uzun, yağlı bir sosis de vardı.

Chelsea sosisi ikramlık olarak ekleyerek büyük bir karar vermişti.

‘Mm… Boşa gidiyor gibi hissediyorum ama…’

Patateslerin aksine sosis onun en sevdiği yiyeceklerdendi. Üstelik genelde sosisi, birayı karneyle verdikleri nadir zamanlar için saklardı. Sosisi birayla yediği zaman…

‘Koo-ooh~!’

Acı ama ferahlatıcı birayı düşünmek bile onu heyecanlandırıyordu. Ay’daki araştırma tesisindeki zor hayatında ulaşabileceği nadir zevklerden biriydi.

Chelsea bu seferlik bu zevkten vazgeçmeye karar verdi. Gözyaşlarını tuttu.

‘Düzgün birine benziyor. Yarın Dünya’ya gidecek, bunu onu kutlama hediyesi olarak veririm. Böylesi en iyisi.’

Tabii Sungyoon’a duyduğu kuşkuları tamamen bir kenara atmamıştı. Ama artık onu kötü biri olarak görmüyordu. Yalnızca doğası gereği duyarsız, kasvetli biriydi. dahası ileride çok para kazanma olasılığı yüksekti. Şimdi ona biraz yiyecek veriyordu, gelecekte o da zengin olunca Chelsea’ye lezzetli yemekler ısmarlayabilirdi. Bunu yaparken gizli bir amacı vardı. Resmen bir yatırım fırsatıydı.

Bunları düşünürken destek merkezine vardı. İçeri girerken tereddüt etmedi. Küçük bir tebessümle resepsiyoniste yaklaştı.

“Merhaba!”

Resepsiyonisti zaten daha önce birkaç defa görmüştü. Resepsiyonist güldü, dostane bir tavırla konuştu:

“Yine onu görmeye mi geldiniz?”

“Tabii. İçeride mi?”

Sungyoon’un labirentten dönme vakitleriydi. Her zaman ya labirentte ya da odasında olurdu. Bu yüzden resepsiyonistin evet demesini bekledi ama resepsiyonist ona şaşkınlıkla baktı.

“Şu anda burada değil.”

“Ha? Hala dönmedi mi?”

Chelsea ciddileşti. Sungyoon hep bu saatlerde labirentten dönerdi ama gelmemişti. Başına bir kaza gelmiş olabilirdi. Neyse ki böyle bir şey yoktu.

“Hayır, geldi ama hemen geri çıktı.”

“Öyle mi?”

Buraya değerli sosisini getirmişti, bu nedenle Sungyoon’un burada olmaması onu biraz hayal kırıklığına uğrattı.

‘Nesi var acaba? Neden birden gitti?’

“Nereye gittiğini biliyor musunuz?”

“Emin değilim…”

Resepsiyonistin sesi canlılığını yitirdi. Gerçekten bilmiyordu anlaşılan.

“Yarın Dünya’ya döneceği için heyecanlı mı acaba?”

Chelsea kendi kendine mırıldandı. Eğer bu doğruysa göründüğünden daha tatlı davranıyor demekti. Ancak Sungyoon’un beklenmedik hareketinin nedeni onun beklediğinden daha ağırdı..

“Pardon?..”

Resepsiyonist, Chelsea’nin fısıltısına kulak misafiri oldu ve onu kibarca böldü.

“Bugün labirentte bir ceset buldu. Bu onunla ilgili olabilir diye düşünüyorum.”

“Ceset mi?”

Chelsea afalladı.

“Evet, bir Bağlayıcı’nın kimliğini, Cihaz’ını ve Mücevherlerini getirdi. Bir cesetten aldığını söyledi.”

Chelsea, Sungyoon’un neden normal davranmadığını anlıyordu.

‘Onu yoklasam mı?’

 Bugün birbirlerini bulamamış olmaları onun şansıydı. Geri dönmeyi düşündü ama hemen sonra vazgeçti. Bağlayıcılar ölüme çok yakın olsalar bile genelde kendi ölümlerini düşünmemeye çalışırdı. Sungyoon muhtemelen şok içindeydi. Sungyoon ona yabancı değildi; onu böyle bırakmak yanlış geliyordu. Elinde değildi, özünde iyi biriydi.

‘Jimin ona yardımcı olmamı istemişti.’

Kendini ikna etmek için bir sebep buldu. Resepsiyoniste veda ederek destek merkezinden ayrıldı ama hemen zor bir sorunla karşılaştı.

‘… Nerede?’

Armstrong büyük bir şehirdi ve tüm şehri aramak imkansızdı. Başka çaresi olmadığından aşina olduğu en yakın yeri kontrol etmeye karar verdi. Günlük sohbetlerini yaptıkları büyük parka gidiyordu.

Parkta hala çok fazla yaya trafiği vardı. Başını çevirerek Sungyoon’u aradı.

‘Orada!’

Bir bankta oturduğunu gördü. Omuzları çökmüştü. Eğilmiş, elinde bir şey tutuyordu. Tamamen kendi dünyasındaydı. Elindeki şeyi okşarken mırıldanıp duruyordu. Chelsea elini kaldırdı; tam ona seslenecekti ki ne yaptığını gördü. Delirmiş gibiydi ve anlaşılan parktaki herkes onun gibi düşünüyordu. Sungyoon’dan uzaklaştılar.

“Uh!”

Laboratuvara dönmeyi düşündü ancak bunu yapamazdı. Yavaşça yanına gitti.

“Pardon, Bay Sungyoon.”

Kısık bir sesle ona seslendi. Bombayı etkisiz hale getirmeye çalışan bir bomba imha timi üyesi gibiydi.

Sungyoon başını kaldırdı. Chelsea, temkinlice onu inceledi.

‘Ha?’

Chelsea biraz şaşırdı. Delirmiş gibi davrandığından kötü olduğunu sanmıştı ama iyi görünüyordu.

“Siz miydiniz, Bayan Strobe.”

“Evet, buradasın.”

Chelsea onun yanına oturdu.

“Nereye bakıyorsun?”

Sungyoon’un neye baktığını görmek için uzandığında, güzel bir tebessümü olan küçük bir kız fotoğrafı gördü. Çocuk çok tatlıydı.

“Oh, vay. Çok tatlı. Kim bu?”

Chelsea’nin yüzü, Sungyoon’un yüzü ile fotoğrafın arasındaydı. Dağınık saçları yüzünün önündeydi. Beklenmedik şekilde Sungyoon, kadının saçlarından gelen güzel şampuan kokusunu alabiliyordu. Saçını taramamıştı ama anlaşılan her gün yıkıyordu.

Normalde bu bir erkeğin kalbini hızlandırabilir, ya da kadının ona ilgi duyduğuna dair yanlış bir izlenime kapılabilirdi.

Sungyoon’a göre ise o, Shinhae’nin fotoğrafını görmek isteyen bir “sıkıntı”ydı.

Yine de onu itmedi. Son günlerde onun için çok şey yapmıştı, bu yüzden kendini tuttu. Sonunda küçük bir iç çekerek cevap verdi.

“Woo Shinhae. Kızım.”

“Kızın? Ah. Daha önce bir kızın olduğunu söylememiştin.”

Birden Chelsea Sungyoon’a ve fotoğrafa baktı. Bu kasvetli adamın bu küçük kızın babası olduğuna inanamıyordu. Ancak bu gerçeği çok geçmeden kabul etti.

‘Yakışıklı biri.’

Sungyoon hep susuyordu, konuştuğunda da kısa cevaplar veriyordu. Ancak bunları bir kenara bırakırsa, gerçekten yakışıklı bir adamdı. Kendini fotoğraftaki çocuğun onun kızı olduğuna zar zor ikna etti.

“Gerçekten çok tatlı bir çocuk.”

Chelsea hislerini yüksek sesle dile getirdi. Genelde kimseyi rencide etmemeye çalışarak davranacak sağduyuya sahipti. Kibar bir toplumda, bir adama “Kızın tatlı değil, çirkin.” demek uygun değildi. Yine de, tüm çocuklar nasıl tatlı olabilirdi ki? Bu imkansızdı. Çoğu insan içinden gelmeyen şeyleri söyler, palavra atardı. Bu kez Chelsea yalan söyleme gereği duymuyordu.

Bunu söylerken Sungyoon’a gizlice bir bakış attı.

‘Kasvetli biri olsa bile kızına iltifat ettim. Biraz tepki verseydi keşke.’

Chelsea sonucu doğru tahmin etmişti. Hatta bu doğru olmanın da ötesindeydi. Adamın tepkisi hayal gücünü aşıyordu.

“Değil mi?”

Chelsea bu adamı kısa süredir tanıyordu ama onun, parlak gülümsemeden yoksun biri olduğunu saptamıştı. Şimdi onun neşeyle konuşabilecek biri olduğunu biliyordu. Karanlık, kasvetli hali birden yok oldu. Geriye ise yüzüne bile yansıyan, kızına duyduğu sonsuz sevgi kaldı. Sungyoon kızının fotoğrafını sevgiyle okşadı.

Chelsea’nin ağzı biraz açık kaldı, gözlerine inanamıyordu. Karanlık, pis, yıpranmış giysiler içindeki adam şimdi herkesten daha çok parlıyordu.

“Ha? Sorun ne?”

Sanki bir illüzyonmuş gibi, Sungyoon’un ifadesi yeniden kasvetli haline geri döndü. Sungyoon bir rüyadan uyanırcasına irkildi.

“Ah, bir şey yok.”

Başını iki yana salladı.

“Ah, neyse, bunu yemen lazım!”

Bir anlığına Sungyoon onu büyülemişti. Bunun bilinmesini istemediğinden hemen kağıt torbayı ona ittirdi. Tabii ona birden aşık olmuş değildi. Hissiyatı daha çok şoka yakındı.

“Bunu sürekli yaptığın için teşekkür etmek istiyorum.”

Sungyoon aşina olduğu kağıt torbayı aldı. Chelsea ona birçok kez yemek getirmişti. Onu geri çevirmeyecekti.

“Bugün büyük oynadım, sosis de getirdim. Yarın Dünya’ya gidişini kutlamak için.”

Dünya’daki insanlar sosisin kutlama hediyesi olarak verildiğini duysalar gülerlerdi. Ancak Ay’ın toplumsal piramidinin en altında yaşayanlar için bu büyük bir hediyeydi.

Şaşkınlıktan Sungyoon’un gözleri fal taşı gibi açıldı, hemen torbanın içine baktı. Her zaman getirdiği patateslerin yanında gerçekten bir de sosis duruyordu. Ağzı sulandı. Ne zamandır hayvansal protein almıyordu? Soğuk olmasının ise hiçbir önemi yoktu.

Chelsea’ye kısa bir bakış attı. Chelsea sakinliğini geri kazanmıştı, ona eliyle yemesini işaret etti.

“… Teşekkür ederim.”

Ardından dikkatlice sosisi aldı. Şu ana dek patatesleri hiçbir şikayet etmeden yemişti. Cömertliğini reddetmesinin imkanı yoktu, zaten bu tuhaf kaçardı. Sosisi çiğnemeye başladı.

Chelsea onun sosisi yemesini bitirmesini bekledi. Sungyoon Ay’da doğru dürüst yemek yiyemiyordu. Chelsea de bu anın tadını çıkarması gerektiğini biliyordu.

Ancak o anda farklı bir düşünceye kapıldı.

‘Acaba Jimin neden bu adama bu kadar ilgi gösteriyor? Bu adamda kendi babasını mı görüyor?’

Jimin’in babasının ona ne kadar değer verdiğini duymuştu. Bu yüzden onun ölümünü kabullenmekte zorlanmış, onun için türlü zorluklar yaşamıştı. Az önce Sungyoon kızının fotoğrafına bakarken yüzü mutlulukla doluydu. Chelsea sevilen bir çocuk olarak büyümüştü ancak babası hiç Sungyoon’un kızının fotoğrafına gösterdiği kadar sevgi göstermemişti.

‘Kızı için deli oluyor.’

Sungyoon’un yeni bir yüzünü görmüştü.

Bunları düşünürken Sungyoon sosisini ve patateslerini yemeyi bitirdi. Her zamanki gibi Chelsea kağıt torbayı ondan çekip aldı. Sungyoon bu hareketine aşina olduğundan torbayı ona bıraktı.

Normalde Chelsea yiyeceği bir silah olarak kullanacaktı. Onun Jimin’e zarar vermeye çalışıp çalışmadığını anlayacak, yemek karşılığında ona sorular soracaktı. Sungyoon, Jimin’in Chelsea’den ona yardımcı olmasını istediğini biliyordu, bu yüzden tüm soruları dürüstçe yanıtlayacaktı.

Ama sorduğu şey, normalde sorduklarından farklıydı:

“Bugün bir ceset gördüğünü duydum?”