Elinize sağlık. Tabi bilmiyor zendin yetenekleri cok hızlı ögrenebildigini sasirdi
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
91. Bölüm Chibui Dağı
Zend, bir kayaya yaslanmış bir şekilde girişin hemen yakınlarında bekleyen ustasını gördüğünde, son günlerde üzerinde olan hüznün biraz azaldığını hissetti.
''Usta!'' dünyada, sevdiği sayılı insanlardan birini görmesiyle, her insanın olacağı gibi mutlu oldu Zend. Koşarak ustasının yanına gitti ve ona sarıldı.
''Haha, n'apıyorsun Zend?'' Hollis de üzerine atlayan öğrencisini görünce keyiflendi. ''Kimlerle geldin?''
Zend heyecanla konuşmaya başladı. ''Tou ve Fun beni buraya getirdi. Gelirken Fungyuo İmparatorluğu'na bile uğramayı başardık! Zaten yol üstündeymiş, girmek istedim.'' Zend konuştu.
''Girmek mi istedin? Neden ki?'' Hollis, aslında cevabını bildiği bir soruyu sordu Zend'e. Eğer Tou ile birlikte buraya geldiyse, büyük ihtimalle Tou ona ailesini söylemişti.
''Usta, kulaklarına inanamayacaksın, ben aslında Fungyuo Ailesi'ndenmişim!'' Zend heyecanla, hafifçe bağırdı. Ancak ustasının buna sevinip sevinmeyeceğini hiç bilmiyordu, ustası için Fungyuo Ailesi, sevgiyi ve saygıyı hak eden bir aile değildi. Bunu biliyordu Zend. Zaten bu söylediklerinin asıl amacı, ustasının ona ne tepki vereceğini, onu eğitmeye devam edip etmeyeceğini merak etmesiydi. Korkuyordu, ustası, onun arkadaşını öldüren Fungyuo Ailesi'den birini eğitmek istemeyebilirdi. Zend bu ihtimali düşünmek bile istemiyordu, sonuçta burada en köşelerde yaşasa bile, bir kapının açılmasına hala üç yıl vardı ve Zend o kadar hayatta kalamayabilirdi bile.
Hollis öğrencisinin başını okşadı ve gülümsedi. ''Zend, bunu zaten biliyordum. Tou bana söylemişti ama sana söyleyememiştim,'' Hollis konuşurken, Zend'in yüzünde garip bir ifade belirdi. Hollis onun öfkelenmemesi için hemen konuşmaya devam etti. ''aslında bunu sana söylemeyi istedim, ancak düşünceme göre bunu duyman gereken kişi ben değildim. Ama merak etme, aileni duyduktan sonra da hiçbir şey değişmedi. Seni doğduğun yer için suçlayamam, sonuçta bunu sen seçmedin.'' Hollis, Zend'in ailesini ona söylerken sahip olduğu ilk amacını çoktan fark etmişti. O konuşurken hafifçe kekelemişti ve Hollis kesinlikle emindi ki, içinde biraz kuşku vardı. Öğrencisini rahatlatmak istedi.
''Anladım.'' Zend biraz sinirlendi, çünkü ustası onun ailesini bilmesine rağmen ona söylememişti. Bu da Zend'i birazcık sinirlendirmişti. Ama diğer duydukları, içinde bir ferahlama oluşturmuştu. Ustasının ona karşı görüşleri ve tavırları değişmeyecekse, gerçekten son derece mutlu olurdu.
''Fungyuo İmparatorluğu'na uğrayıp da ne yaptınız? Hasret falan mı giderdin, haha.'' Hollis Zend'in hafifçe kızdığını görünce ortamı espri yaparak yumuşatmak istedi.
''Aslında evet, ama orada çok duramadım.'' Zend başını birazcık eğerek konuştu. ''Neyse, ben eğitime başlamak istiyorum usta! Daha güçlü olmak istiyorum!'' Zend aklından diğer düşünceleri çıkardı. Çünkü ustası ona turnuvayı henüz sormamıştı, eğer sorarsa, Zend Maddle'yi daha çok hatırlar ve daha çok üzülürdü. Zaten her an aklındaydı, vicdan azabı, öfke, hüzün, hepsi kalbinin içinde savaş veriyordu. Fun ile uzun süre konuşmak zorunda kalmıştı, koptuğu dünyaya geri gelmek için. Fun onu uzun süre teselli etmişti, ama Zend, artık eskisi gibi saf ve masum değildi. Artık dünyanın gerçeklerini görmeye başlamıştı, daha net bir şekilde. Dünya, insanları acımadan öldürüyordu. Öldürülmelerini sağlıyordu, kendi arkadaşları, hatta sevdikleri kişi tarafından bile.
''O halde...'' Hollis ayağa kalktı. Zend'in daha fazla konuşmak istemediğini anladı. Zaten daha fazla konuşmaya gerek yoktu, Zend anlatmak isterse elbet anlatırdı. Belli ki acı verici şeyler yaşamıştı. Zaten anlatmak isterse, bir yıl boyunca beraber olacaklardı. 'Turnuva öldürmenin serbest olduğu bir turnuvaydı, değil mi?' Hollis düşündü. 'Sanırım sevdiği birini kaybetti.'
''O halde...'' Hollis kaldığı yerden devam etti. ''Hemen başlayalım!''
***
Zend, Hollis'in koruması altında, Hollis'in bulduğu ve konakladığı bir mağaraya gitti. Aslında korumaya ihtiyacı yoktu, Chibui Dağı'nda olan en güçlü büyülü yaratığın altıncı seviye olduğunu duymuştu, büyülü yaratıklar genellikle kendi seviyelerindeki insanlardan güçlü olsalar da, Zend onların kendine zorluk çıkaracağını düşünmüyordu. Sonuçta Zend normal bir altıncı seviye değildi, altıncı seviye bir savaşçıya göre çok daha güçlüydü, ayrıca Kral Modu'na da sahipti. Hepsini geçse bile, onun büyüsü vardı. Bir daha kullanmak istemediği, ancak ölümcül durumlarda kullanmak zorunda olacağını bildiği büyüsü.
Mağara oldukça genişti, içeride karşı taraftan batmakta olan güneşin içeride bıraktığı loş bir ışık vardı. Hollis'in eşyaları bir köşede dağılmış bir şekilde Hollis'in onları toplamasını bekliyordu, ancak boşa bekliyorlardı.
"Burada mı yaşıyorsun usta?" Zend ustasına seslendi.
"Aynen. Bu mağara, Chibui Dağı'nda bulabileceğin en iyi yerlerden biri." Hollis konuştu.
Zend mağaradan dışarı kafasını çıkardı, dışarıyı izledi. Mağara küçük bir dağın ortasındaydı, yerden iki buçuk metre kadar yüksekti ve ön tarafında geniş bir arazi vardı. Vahşi hayat. Büyülü yaratıklar her yerdeydi. İnsanlar, Chibui Dağı'nda sayı olarak çok az değillerdi, Zend avlanan bir insan grubu ya da avlanan bir insanı görmesinin çok zaman almayacağını biliyordu. Chibui Dağı, en zayıf büyülü yaratıklara ev sahipliği yapıyordu ve en az tehlike ile eğitim yapmak isteyenler, ya da büyülü yaratık öz sularını en az tehlike ile toplayıp satarak para kazanmak isteyenler buraya geliyordu. Tabii ki az tehlike, az para demekti. Büyülü yaratığın seviyesi ne kadar düşükse öz suyu da o kadar ucuz oluyordu. Yine de insanlar, az tehlike ile az para kazanmayı genellikle tercih ediyordu. Zaten Büyülü Yaratık Dağları'nda ilerlemek de pek kolay değildi. Sonraki dağa geçişte büyülü yaratıklar vahşileşiyor ve güçleniyordu. Sayıları da artıyordu ve gruplaşmaya başlıyorlardı, ikinci dağa geçmek tek başına çok zor bir şey olmasa da, üçüncüye geçmek tek başına gerçekten zordu. Dördüncüye, eğer çok güçlü biri değilsen imkansızdı. Tabii ki grup olarak ilerlemek tamamen farklıydı. Güçlü savaşçı ve büyücülerden oluşan bir grup, rahatça dördüncü dağa kadar gidebilirdi. Zend gözlerini ön taraflarındaki arazide yürüyen ve otlarla beslenen büyülü yaratıklardan çekip, yukarıya doğru kaldırdı. Dikkatini, yine o dağ çekti. Buraya ilk adımını attığında da çekmişti. Şu an oldukları yere oldukça uzak olduğu belli olan dağ, gerçekten aşırı büyüktü. Diğer dağlar onun yüzde onu kadar bile değildi. Gövdesi oldukça geniş olan, yukarıya doğru ilerledikçe incelen, yine de bir hayli kalın olan dağın üst kısımları, çoktan bulutları aşmıştı. Gerçekten heybetli bir görüntüsü vardı. Zend ona hayran kaldı.
''Ne o, Chibui Dağı ilgini mi çekti?'' Hollis gülerek konuştu. Bu, onun her zamanki haliydi. Zend onun uzun süreli bir ciddiyet içinde olduğunu hatırlamıyordu.
''Evet, gerçekten büyükmüş.'' Zend dürüstçe konuştu. ''Hayran kaldım.''
''Ben de ilk gördüğümde ona hayran kalmıştım. Hala da öyleyim, o sanki başka bir dünya gibi. Şu an biz Chibui Dağı olarak adlandırılan kıtanın, en uç kısmındayız. O ise tam ortada. Büyüklüğünü bir de öyle hayal et. Bu kıta, alan olarak Pounz'un en az iki katı.'' Hollis konuştu.
Zend'in gözleri şaşkınlıkla açıldı. ''Yani aramızda en az Pounz Krallığı'nın alanı olmasına rağmen o kadar büyük görünüyor, öyle mi?''
''Evet öyle, işte o, bu kıtaya ismini veren dağ. Boşu boşuna Beş Dağ'dan biri demiyoruz ona, diğerleri gibi o da aşırı büyük.'' Hollis tekrar konuştu. Büyülü Yaratık Dağları, büyülü yaratıkların kuzey yarımkürede kalabalık olarak yaşadığı yerlere verilen isimdi. Birbiriyle bağlantılı beş tane kıta vardı. Beş kıtanın en küçüğü bile Pounz Krallığı'ndan büyüktü. Her birinin içinde yaşayan büyülü yaratıklar, Pounz'da yaşayan insanlardan sayı olarak fazlaydı. Bu beş kıta, ismini hepsinin tam ortasında olan beş dağdan almıştı.
''Onları derste dinledim. Dağ olan Chibui Dağı'nın etrafında on tane heykelleşmiş şekilde bekleyen Kutsal Seviye büyülü yaratık varmış. İçeri girmeye çalışanları engelliyorlarmış. Bu yüzden büyülü yaratıklar dahil, her türlü canlı oraya girmeye cesaret bile edemiyormuş. İnsanlar da dahil tabii, oraya girip içeride ne olduğunu görmek isteyen çok insan olmuş, ama içeriye girmeye kalkıştıklarında Kutsal Seviye büyülü yaratıkların gazabına uğramışlar. Bir kere büyük krallıklar toplanıp içeride ne olduğuna bakmak için en güçlü savaşçılarını, büyücülerini getirmişler. Ancak saldırmaya başladıklarında, bir Tanrı gökyüzünden inmiş ve başlarına bir felaket gelmesini istemiyorlarsa geri gitmelerini, ve bir daha asla dağlara yaklaşmamalarını söylemiş. O dağlarda Tanrı'ların yaşadığını bile söyleyenler var.'' Zend uzun bir konuşma yaptı. Bu, Fun'un dersinde dinlediği en zevkli konulardan biriydi, dinledikten sonra kütüphaneye gitmiş ve tekrar okumuştu, tarihi bilmek gerçekten zevkliydi. Daha önce insanların ne yaptığını bilmek çok hoşuna gidiyordu Zend'in. Okurken, sanki onları yapan kendisiymiş gibi hissediyor ve o heyecanı yaşıyordu.
''Aynen öyle. O günden sonra hiç kimse oraya yaklaşmadı. Zayıf insanlar hariç tabii, onlara yapacak bir şey yok. Girebileceklerini düşünüp kendilerini öldürüyorlar sadece, onların yaptığı başka bir şey yok.'' Hollis de Zend'in dediklerini doğrulardı. ''Neyse, hadi uyuyalım, geç oluyor, yarın da eğitimimize başlarız.''
''Tamam!'' Zend coşkulu ve mutlu bir şekilde kafa salladı.
***
''Zend, odaklan.'' Hollis'in alçak sesi, önünde iki çizgi oluşturmaya çalışan Zend'in kulaklarında yankılandı.
Sabah erkenden uyanıp Hollis'i uyandırmıştı Zend. Böylece erkenden çalışmaya başlayıp daha çok yol kat edebilecekti. Hollis sabah kalkınca aksi olsa da, yemek olmadığı için söylene söylene gitti ve birkaç tane büyülü yaratık yakaladı, etlerini pişirdi ve Zend ile birlikte yedi.
Karınları doyunca biraz mola verdiler ve eğitime başladılar. Hollis, ilk olarak Zend'in Rüzgar Tanrısının Nefesi'ni profesyonel bir şekilde kullanmasını sağlamak istiyordu. En büyük önceliği buydu.
Zend de onu öğrenmek istiyordu tabii, ama o hiç kolay değildi, Savaş Tanrısının Heyecanı'ndan daha zordu. Bu akşam ustasına Savaş Tanrısının Heyecanı'nı da azıcık öğrendiğini ve ona da çalışmak istediğini söyleyecekti. Sonuçta o da çok etkili bir teknikti. Zend onu sadece birkaç dakika kullanabilmiş olsa da, onun gücünü fark etmişti.
Rüzgar Tanrısının Nefesi'ni öğrenmek için, öncelikle zihninle gerçek hayatta birkaç şey oluşturman gerekiyordu. Tabii bu oluşturduklarını sadece sen görebilmeliydin, zaten oluşturmak ve onları başkasına göstermek, normalden daha zor olurdu. Zend iki saattir tek çizgi yapabilmeye çalışıyordu. Normalde iki çizgi yapabilmesi gerekliydi, ancak daha bir tanesini bile yapmayı başaramamıştı. Teknikleri öğrenmesi uzun süresini almayan Zend için bu biraz hayal kırıklığına yol açtı. ''Off, olmuyor.'' daha başlayalı iki saat olmasına rağmen Zend ter içinde kalmıştı ve öfkelenmişti, tabii ki bu onu yıldıramayacaktı, sadece biraz motivasyona ihtiyacı vardı. Ustası onu güzelce övse ne iyi olurdu...
''Çocuk, bu zor bir teknik. Kolay öğrenemezsin. Sana onun çok yüksek seviye olduğunu söylemiştim. Boşa mı öyle dedim sanıyorsun?'' Hollis konuştu. Birkaç saattir oturmuş erotik içerikli dergilere bakarken, Zend'in başında bekliyordu. Elindeki dergiyi bıraktı ve dirseklerini dizlerine koyup, Zend'e doğru eğildi. Zend aşağıda tekniği öğrenmeye çabalarken, Hollis mağaranın uç kısmında oturuyor ve onu takip ediyordu. Tabii daha önemli işleri vardı ama, şimdi öğrencisine zaman ayırıyor ve tavlanabilecek bir kız bulmak için gezmiyordu. Bu zaten onun için büyük bir ödül olmalıydı. Ona bir Tanrı Tekniği öğretiyordu. ''Zend, beni iyi dinle. Buna çok şaşıracaksın, ama sakin olmaya çalış.'' Hollis bir nefes verdi. Zend meditasyonunu bırakıp ona bakmaya başlamıştı, yine havalı olmaya çalıştığından adı gibi emindi. Ama bu sefer bir şey söyleyerek onu bozmak istemedi.
Hollis derin bir nefes aldıktan sonra devam etti. ''Şu an öğrenmeye çalıştığın, bir Tanrı Tekniği.''
Zend: ''...''
Hollis Zend'den ses çıkmadığını, hatta onun ifadesinin bile değişmediğini gördüğünde büyük bir moral çöküntüsü yaşadı. ''Zend, fark etmedin, bu bir Tanrı Tekniği. Hani Tanrı'ların elinden yazılan güçlü, süper, müthiş, zor, üstün teknikler var ya. Bu da onlardan işte, Tanrı Tekniği hani.'' Hollis Zend'in bunları daha önce duymadığını düşündü. Zend'in hala bir şey söylemediğini ve yüz ifadesini değiştirmediğini görünce, bir kere ofladı ve konuşmaya devam etti. ''Yani bunları kolayca öğrenemezsin. Sen yaparsın, sen bir dahisin. O kadar Vuruş Süngeri patlattın sonuçta, hem de çok kısa sürede. Üstelik o büyüye de sahipsin, ki başka kimse sahip olmayabilir, sen yaparsın yani, halledebileceğine inanıyorum.''
Zend onun dedikleriyle kendini rahatlatmaya çalıştı. Ama büyü sözünü duyduğu anda, gözlerinde Maddle'nin son nefesini verirkenki yüzü canlandı. Daha fazla umutsuzluğa ve hüzne boğulmak üzereydi. Zaten biraz önce tekniği öğrenmeye çalışırken, sürekli aklına Maddle ve onun sözleri geliyordu, dikkati dağılıyordu. ''Ama usta, bu tekniği öğrenmek o kadar zor olmamıştı. Rüzgar Tanrısının Nefesi niye bu kadar zor?!'' Zend içindeki öfkeyi dışarı vurmak için, Savaş Tanrısının Heyecanını aktifleştirdi ve mağaranın alt tarafında, kendi boyundaki bir taşa vurdu. İçindeki öfkeyi boşalttı o kayaya. Taş anında parçalara ayrıldı ve büyük bir toz kalktı, ayağa kalkan tek şey toz değildi tabii, Hollis de bir anlık şaşkınlıkla ayağa kalkmış ve mağaradan aşağı atlamıştı. Çünkü mağaranın da sallandığını hissetmişti.
''Zend, sen bunu ne zaman öğrendin?!''
***
1840
Magnec