Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

90. Bölüm Yüz 

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

Kitap 2: Chibui Dağı, Bölüm 1 - Yüz 

Maddle'nin gözleri, gördüğü son kişinin Zend olmasının verdiği rahatlıkla yavaşça kapandı.

''Hayır!'' Zend hüzün ve acıyla sesinin çıktığı kadar bağırabildi. Şu an son derece üzgündü, ama hangisine daha çok üzülüyordu bilmiyordu. Maddle'nin ölmüş olmasına mı, yoksa onu öldürenin kendisi olmasına mı? 

Maddle'yi de geçince, biraz önce seyircilerden ölmemiş olan yüzlerce kişiyi öldürmüştü. Ama onlar hak ediyorlardı, kan ve vahşet görmeyi seven seyirciler için kanlı bir son olmuştu. Yuathra Dev Kertenkelesi onlara derslerini vermişti. Ama Maddle... O sadece Zend ile görüşmek için buraya gelmişti. Hiç suçu yoktu. Zend ona iki yıl önce bu turnuvaya geleceğini söylediği için kendine defalarca lanet etmişti. Sonuçta o suçsuz yere ölmüştü, ölme sebebi Zend'di, üstüne onu öldüren de Zend'di. Bu düşünceler Zend'in kalbini baştan başa yiyordu, Zend'in acısı, onun tüm vücuduna yayılmaya başlamıştı. Artık sadece kafasında değildi. 

Zend şu ana kadar hissettiği en kötü duygunun, şu an hissettiği duygu olduğunu düşündü olduğunu düşündü. Vicdan azabıyla yanıyordu, son derece öfkeliydi, aynı zamanda yaşadığı kocaman bir hüzün vardı. Neden öfkeliydi bilmiyordu. Öfkelenmesi gerekli miydi? Öfkesi kimeydi? Zend ağlarken bir yandan da düşünüyordu. Kendine öfkeliydi. Öfkesi tamamen kendisineydi, beyni onun suçlu olduğunu söyleyip Zend'in kendine öfkelenmesini sağlarken, kalbi Maddle için yas tutuyordu. Bu daha önce yaşadığı hiçbir şeye benzemiyordu. Ölmek, şu anı yaşayıp sırtlamaktan daha kolaydı. Ne olursa olsun, Zend Maddle'ye saygısızlık olmaması için bu acıyı sonuna kadar yaşayacaktı. Şu an ölmek kolay yoldu, ölünce hemen düşünceleri onu rahat bırakabilirdi. Ama Zend'in istediği bu değildi. Zend, Maddle'nin ölümünün acısını sonuna kadar sırtlayacaktı. Ondan kaçıp saklanmayacaktı, onunla yüzleşmeliydi. Ancak böyle, diğer hayatında Maddle'nin yüzüne bakabilirdi. 

Hinia'nın sessiz hıçkırıkları, sessiz olmalarına rağmen şu an Zend için dünyadaki en sesli şeyler olmuşlardı. Her an Zend'in kafasının içinde yankılanıyorlardı, her an sesleri gittikçe artıyordu, Zend, her an biraz daha öfke ve hüzünle doluyordu. 

''Hinia... Özür dilerim, bu benim suçum. Onu buraya çağıran da, onu öldüren de bendim. Özür dilerim... Özür dilerim...'' Zend inleyerek konuşmaya başladı. ''Eğer onun buraya gelmesini sağlamasaydım...'' 

''Yine ölecekti.'' Zend konuşurken, biri sözünü kesti. 

''Ne?'' Zend hüzünle kafasını sese doğru kaldırdı. ''Ne?!'' sesini istemsizce yükseltti. ''Onu buraya ben çağırdım. O buraya gelmeseydi şu anda hayattaydı!'' Zend'in öfkesi, hüznüne karşı baskın gelmeye başladı.

''Hayır, yine ölecekti. Tanrıların ona biçtiği ömür bu kadardı. Başka bir şekilde, başka bir sebepten ölecekti.'' biraz önceki ses yine yükseldi. 

''Sen! Sen nasıl olur da böyle söylersin! O buraya gelmeseydi kesinlikle yaşayabilirdi. Tanrıların ona biçtiği ömrü yok eden ve onu öldüren benim!'' Zend kafasını tamamen kaldırmıştı ve gözünden akan gözyaşlarının buğulandırdığı gözlerini temizledi, karşısında, ona seslenen kişiye baktı. Şu an arena tamamen boşalmıştı. Seyircilerin hemen hemen hepsi şoka uğramış ve gitmişlerdi. Kafasını kaldırdığında, geçen hafta gördüğü siyah gözleri ve siyah kapüşonu, eldivenli elleri gördü. Siyah kapüşonlu adam onunla konuşuyordu. Zend ilk başta ne diyeceğini bilemedi. Ama... O da suçluydu! 

Yua biraz önce yaşadığı baskı yüzünden bayılmıştı. Ama Yua bir savaşçıydı ve üç yıllık eğitimi onu dayanıklı bir hale getirmişti. Bayılmış olabilirdi, ama vücudu kendini çabuk toparlamıştı. Başında biraz ağrı olsa da şu an çok kötü bir durumda değildi, biraz önce olanlar sıradan şeyler değillerdi. Daha fazla ilginç olay olabilirdi ve Yua'nın bunlardan birini bile kaçırması çok kötü olurdu. Böyle bir durumda bayılmış bir şekilde kalamazdı. Yua şu an şok içindeydi. Ayılınca aklında neden bayıldığı, bayıldığı baskının nereden geldiği, bu baskıyı kimin oluşturduğu gelmemişti. Ama şimdi hafızası düzelmeye başlamıştı ve net bir şekilde, Zend'in ellerinden çıkan iki tane garip görünümlü top şeklindeki şeylerin serbest kaldığı anda oluşturdukları baskıdan dolayı bayıldığını hatırlıyordu. O şeyler, kendi üzerine gelmese bile o Yua'ya o kadar yoğun bir baskı yapmışlardı ki, Yua bayılmıştı. O şeyler açıkça çok güçlülerdi. Onların hedefi Yuahtra Dev Kertenkelesi'ydi, ona doğru ilerlemişlerdi. Yine de etrafa yaydıkları enerji Yua'nın kolayca bayılmasına neden olmuştu. Yua kafasını çevirip seyircilere baktığında, bu etkinin sadece kendi üzerinde olmadığını da fark etti. Biraz önceki saldırıda ölmeyen, hemen hemen herkes şu an baygındı. Yua Yuathra Dev Kertenkelesi'nin cesedine, daha doğrusu ondan geriye kalanlara baktı. Kuyruğu ve ayakları dışında artık ondan eser yoktu. Hem de o Kutsal Seviye'deydi. Yua onun görünüşünden bunu hemen anladı. Kutsal Seviye bir yaratığı iki saldırıda böylesine ezici bir şekilde öldürmek... Bu inanılmaz bir şeydi! Ayrıca biraz önce kertenkelenin arkasında kalan arenanın da artık yarısı yoktu. Duvarda kocaman bir delik açılmıştı, bıçakla oyulmuş gibi tamamen oranlı ve kusursuz bir delikti bu. Duvardaki yuvarlak tamamen düz bir şekilde ilerliyordu, hiçbir yamuk yoktu. Pürüzsüz bir görünümü vardı. Belliydi ki, Yuathra Dev Kertenkelesi'nin yarısını yok eden şey bu duvarı da yok etmişti. Bu ne demekti?! Bu inanılmaz bir şeydi! Hem de bunu yapan sadece on yaşındaki bir çocuktu! On yaşındaki bir çocuk! Üstelik bu çocuk... Zend'in ta kendisiydi! 

Yua biraz önce ayılmıştı ama, şu anda aklına gelen gerçeklerle bacakları onu bir kez daha taşımadı ve çaresizce yere çöktü. Biraz önce bunları yapan kişi, Yua'nın üç yıldır ölümüne nefret ettiği, büyülü yaratıkların saldırısı olmasa onu kesinlikle öldüreceği kişiydi. Şimdi gördükleriyle şunu anlamıştı, onu kesinlikle öldüreceği değil, onu öldüreceğini sandığı, aslında onun tırnağı bile olamadığı kişiydi. Güçsüz gördüğü, silahsız olmasına rağmen Yua'nın kılıcını çekmek zorunda kaldığı, üç yıl önce aşağıladığı kişiydi. Kendini fazlasıyla üstün gördüğü kişiydi. O kişi, bir dakikada Savaş Tanrısının Heyecanı'nı kullanabilmiş olan, Yua'yı ölümüne şaşırtmıştı. Biraz önce yine aynısını yapıp, Yua'yı tekrar, ama bu sefer kat kat fazla şaşırtmıştı o. Yuathra Dev Kertenkelesi, Yua'nın zarar vermeyi bile düşünemeyeceği bir büyülü yaratıktı. Sonuçta Kutsal Seviyede'ydi. Ama Zend, onu yok etmeyi başarmıştı. Onu tek başına yok etmişti! Yua'yı geç, Yua gibi bin kişi olsa da onu yok etmeyi başaramazdı. Bu kadarla da kalmıyordu. Zend onu sadece iki saldırıda yok etmişti! Yua düşündü. Eğer sadece iki saldırıda yok oluyorsa, Yuathra Dev Kertenkelesi Zend'in yarısı bile değildi. Yua kesinlikle emindi ki, Yua da Yuathra Dev Kertenkelesi'nin tırnağı bile değildi. Öyleyse Yua, Zend'in neyi olabilirdi? Tırnağı bile olamadığı bir şeyi iki saldırıda yok eden birinin neyi olabilirdi ki? Bir de onu öldürmeyi düşünüyordu. Güya Zend ayaklarına kapanıp ondan merhamet dilerse ona, Yua için bir köle olma şansı tanıyacak, merhamet dilemezse onu öldürecekti. 

Yua kendine güldü. Ustası bile Yuathra Dev Kertenkelesi'ni iki vuruşta öldüremezdi. Hatta onu on vuruşta öldürmesi bile imkansız olurdu. Üstelik ustası otuz yaşında Ejderha Seviyesi'ne ulaşmış biri olarak, tüm büyük ülkelerden teklif almış büyük çaplı bir dahiydi. Dünya üzerinde ustası kadar yetenekli olan kaç kişi vardı? Ustası bile Yuathra Dev Kertenkelesi'ni iki vuruşta yok edemeyecekken, Zend bunu yapmıştı. Bu da Zend'in ustasından üstün olduğunu gösteriyordu. Hem de on yaşında! O, dünyadaki en büyük çaplı dahi olarak görülürse bile abartı olmazdı. Onu öldürmek, ya da kölesi yapmak mı? Yua için, bu sadece hayalin bile hayali olabilirdi. Bu bile olamazdı aslında, Yua'nın Zend ile en büyük hayali, onun kölesi ve yatak arkadaşlarından biri olmak olabilirdi. Bu bile onun için bir hayalken, o Zend'i öldürmeyi düşünmüştü. Bu komik olarak bile görülemezdi. 

''Ona birçok kez vurdum, onu iki kez kılıcımla kestim. Şimdi görebiliyorum ki, o sadece benim gibi, onun gözünde en fazla böcek olabilecek birini öldürmek istemeyecek kadar merhametli ve yüceymiş. Umarım beni öldürerek beni onurlandırır.'' Yua tüm dünyayı kenara attı ve ölümü göze aldı. Yuathra Dev Kertenkelesi'ni iki saldırıda öldüren biri tarafından öldürülmek, Yua'nın ulaşabileceği en üst yer olabilirdi. Mor saçlı kızı aşırı derecede kıskandı. Zend açıkça onu seviyordu. Nasıl bir sevgi olduğu önemli değildi, sonuçta onu seviyordu. Keşke... Keşke Yua da onun tarafından biraz sevilebilseydi. Onun tarafından nefret bile edilebilse Yua için bir onur olurdu. Ama açıkça belliydi ki, o Yua'dan nefret etmiyordu. Eğer nefret etseydi, Yua'ya ciddi saldırırdı ve Yua'nın çeyrek saniyelik bile karşılık verecek zamanı olmazdı. O, Yua'ya karşı bir şey hissetmiyordu.O Yua'yı sevseydi, onunla böyle dövüşmezdi. Nefret etseydi de onu öldürürdü. Yua düşündü. ''Cennete gidersem, isteyebileceğim tek şey olur. Tüm erkekler tarafından arzulanmak değil, sadece o beni arzulasaydı, bu yeterli olurdu. Ama anlıyorum ki, bunu cennet bile sağlayamayabilirmiş.'' sonuçta bir insanın bir çöpü arzulaması, ne kadar gerçekçiydi ki?

Zend kafasını kaldırmasıyla, büyüsünü yolladığı anda Maddle'nin ve Hinia'nın arkasında oturduğunu gördüğü kişiyi gördü. 'O adam...' Zend öfkeyle ayağa kalktı. ''Sen de suçlusun!'' 

Elini o adama doğrulttu. ''Sen... Sen neden sadece oturdun? Neden Maddle'yi kurtarmadın? Neden kimseyi kurtarmadın?!'' Zend o adamın biraz önce büyülü yaratıkların yüzde doksanını öldürerek şu an hayatta olan tüm insanları aslında onun kurtardığını aklından çıkarmıştı. ''Sen sadece oturdun! Büyümü yok edebiliyordun değil mi? Seni gördüm. Panikleyip yan tarafa attığım büyünün önüne geçtin ve onu yok ettin. Sen güçlüsün... Ama neden sadece oturmakla yetindin? Neden bu gücü insanları kurtarmak için kullanmadın?!'' Zend'in kendine olan öfkesi, adama doğru yönelmişti. O da aslında kapüşonlu adamın yüzlerce kişiyi kurtardığını biliyordu. Ama o bir çocuktu. Sadece kendisini rahatlatmaya çalışıyordu. 

Siyah kapüşonlu adam ayağa kalktı. Hemen yanında, Zend ilk maçına çıkmadan önce gördüğü kızıl saçlı kız vardı. Bu sefer onun da kafasında siyah bir kapüşon vardı. Adam konuşmaya başladı. 

''Onu kurtarmadım. Evet.'' adam Zend'e baktı. Zend onun bakışlarını yoğun olarak üzerinde hissediyordu. Eldivenli baş parmağıyla Zend'in kolunu işaret etti. ''Koluna bakmayı unutma. Aileni Tou'ya sormayı da unutma.''  

Zend onun söylediklerine anlam veremedi. O anlamlı şeyler söylese de, Zend büyük ihtimal yine onu anlayamazdı. Çünkü şu an hiçbir şeyi anlayamayacak kadar öfkeliydi. ''Ne diyorsun?! Ailemi sormak mı? Benim ailemi Tou nereden bilecek?! Önce soruma cevap ver. Neden kimseyi kurtarmadın?! Neden Maddle'yi kurtarmadın?!'' Zend mantıklı düşünemiyordu. Normalde o adama teşekkür etmesi işten bile değildi. Teşekkür o adamın biraz önce yaptıkları için yeterli olmaktan çok uzaktı. 

Adam uzattığı elini geri çekti. ''Bu, unutmaman gereken en önemli şey. Birini kurtarmanın bedeli çok ağır olabiliyor. Bunu sakın unutma. İleride çok işine yarayabilir.'' 

''Ne işime yarayabilir?!'' Zend dudağını ısırdı. Öfkesi biraz dinmişti. Düşündü, o söyledikleriyle ne demeye çalışıyordu? Ama öfkesi, hala çok fazlaydı. Düşünebilse de bunu dışa vurması çok zordu. ''İşime yarayıp yaramayacağını nereden biliyorsun?!'' 

Adam işaret parmağını Zend'e uzattığında hafifçe eğilmişti. Doğruldu, yanındaki kızın omzundan tuttu ve diğer eliyle kapüşonunu çıkardı, siyah saçları açığa çıktı. ''Biliyorum, çünkü benim çok işime yaramıştı.'' 

Zend gördüğü yüz ile bugün daha fazla olması mümkünmüş gibi, yine şoka kapıldı. 

*** 

1615