Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

75. Bölüm Zend'i Büyüten Kişi

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

Kız başındaki şapkayı çıkardığında, Zend gerçekten şaşırdı. Onun biraz önce söyledikleri, kesinlikle boş değildi. Kızın, belki de tanrıçaları bile kıskandırabilecek derecede kusursuz ve uyumlu bir yüzü vardı. Yüz hatları tam anlamıyla yerindeydi, gözleri tam olması gereken büyüklükteydi ve bal rengi olan göz bebekleri adeta ben buradayım diye bağırıyordu. Dudakları çok fazla olmasa da, alt dudağı diğerine göre kalın sayılabilecek kadar dolgundu ve kaşları, aşırı açık renkte olan kahverengi gözlerinin üzerinde sanki Tanrı tarafından ince ve hassas bir yay gibi çizilmişti. Zend onun gerçekten on üç yaşında olabileceği ihtimaline bile inanmakta güçlük çekti, çünkü son derece olgun bir görünümü vardı. Zend birkaç saniye şokta kaldı, ilk kez böylesine büyülü bir yüz ile karşılaşıyordu. Onun bir çift element büyücüsü olduğunu ve sekizinci seviyeye girdiğini de göz önüne alınca, Zend onun birkaç yıl içinde bütün erkekler için bırak evlenmeyi, ulaşılması, hatta görülmesinin bile bir nimet olabileceğini düşündü. O herkes için çok kıymetli bir elmas olacaktı, büyük ihtimalle babası da bunu fark etmişti ve yüzünü gizleyip, koruması az olduğunda kaçırılmasını engellemek istemişti. Evet, kaçırılmasını engellemek istemişti. Çünkü o, öldürülmeyecek kadar güzeldi.

"Gerçekten güzelmişsin." Zend içinden gelen en küçük iltifatı ona gönderdi. Daha fazla şey söylerse, kızın antipatisini kazanacağını hissetti. Daha da önemlisi, zaten herkes ona güzel olduğunu söylüyor olmalıydı. Zend de öyle söylerse onlardan ne farkı kalacaktı? Zend herkes gibi olmaktan nefret ederdi. 

''Biliyorum.'' Renyia şaşırmamış gibi bir ifade takındı, yüzünde zafer dolu bir gülümseme vardı. Yine de istediğini bulamamıştı. Çocuk ona sadece güzel olduğunu söylemişti. Neden onu bir tanrıçaya ya da bir meleğe, bir periye benzetmemişti? Fakat, karşısındaki çocuğun, güzelliğini diğer herkes gibi abartarak anlatmaması hoşuna da gitti. O kendini tutabilmişti, bunu biliyordu. ''Beni güzel bulduğundan kesinlikle eminim, ama eğer beni güzel bulmasaydın bile kırılmamam için güzel olduğumu söyleyecektin değil mi? Muhafız ile yaptığın konuşmadan bu sonucu çıkarabilirim, bu gayet açık.'' Renyia Zend'in gözlerinin içine baktı. 

Zend gözlerini kaçırdı. Doğruydu, eğer o güzel olmasaydı bile ona kesinlikle güzel olduğunu söyleyecekti. Çünkü birini üzmek Zend'e göre değildi, o daha çok herkes mutlu olunca mutlu olabilen biriydi. ''Sanırım söylerdim.'' Zend arkasını döndü. ''Neyse, bir arkadaşımı çok beklettim. Ben artık gitmeliyim.'' 

''Ne kadar kaba! Ben sana kendimi tanıttığım halde, sen bana kendini tanıtmadan gidiyorsun! Ailen sana hiç eğitim vermedi mi?'' Renyia kollarını birleştirdi ve Zend'e seslendi. 

''Kusura bakma, bana kültür dersi verecek bir ailem yoktu.'' Zend gözünün yan tarafıyla onu  görebilecek şekilde yüzünü arkasına doğru çevirdi. ''Yine de, ismim Zend.'' Zend tekrar arkasını tam olarak döndü ve kıza bakmadan pencereden aşağı atladı. 

Renyia'nın ise sinirden yüzü kızarmıştı. Biraz önce, posta koyulmuş, baştan savılmış gibi hissetti ve bu, çocukluğundan beri aşırı ilgi gören onu delirtti. ''O çocuk resmen benimle daha fazla konuşmamak için gitti! Kendini kim sanıyor bu?! Beni nasıl başından savar?! Sadece Beyaz Taç'a girebildiği için kendini bir şey sanıyor, bu ne küstahlık! Umarım turnuvaya katılıyordur, karşıma gelince ona özür dileteceğim!'' Renyia içten içe, ona yaranmamaya, ya da ona yaklaşmamaya çalışan birini gördüğü için ona hayrandı. Ama yine de, gururu daha yukarıdaydı. Aslında, onunla daha sonra konuşmayı da kafasına koymuştu. Babasına ondan bahsedecekti, babasının söylediğine uyacaktı. Çünkü her zaman en iyi tavsiyeleri o verirdi. Yine de, babasının da, kendisinin de, Zend'in bir dövüşünü izlemesi gerekiyordu. Belki de babası onu ailesine davet ederdi, Renyia Zend gibi birinin nadir bulunacağını düşünüyordu. 

Zend dışarı çıktığında ilk olarak Fun'a baktı. Birkaç saniye gözlerini insanların yüzlerinde gezdirtikten sonra, Fun'u bir seyyar yiyecek satıcısının yanında gördü. Ona doğru ilerlemeye başladı. 

''Fun, ne alıyorsun?'' Zend ona seslendi.

Fun cebinden çıkardığı parasından yeterli miktarda adama verdi ve eline iki tane atıştırmalık yiyecek paketi aldı, Zend'e döndü. Gülümsedi ve elindeki ekmeğe benzeyen şeyi Zend'e uzattı. ''Ye, uzun bir yoldan geldik, acıkmışsındır.'' 

Zend memnuniyetle Fun'un uzattığı şeyi aldı ve ağzına götürdü, bir ısırık aldı ve ekmeğin içine baktı. İçinde birçok sıvı vardı. Ama hepsi çok yoğundu, hiçbiri su gibi aşağıya doğru akmıyordu. Birbirleriyle karışmışlardı ve Zend, ağzında çiğnediklerinden sıvıların hepsinin sıcak olduğunu anladı. ''Çok güzelmiş!'' Zend mutlulukla Fun'a seslendi, Fun da kıkırdayarak onun başını okşadı. ''Haha, değil mi, ben de bunu çok severim.'' 

''Kayıt ne zaman yaptıracağız?'' Zend heyecanla, katılmak istediği turnuvaya giden yolun ilk adımına ne zaman başlayacaklarını Fun'a sordu. 

''Yemek yiyelim, gidip bakarız. Daha iki gün var, merak etme.'' Fun yürümeye devam ederken, ağzındakini yuttuktan sonra konuştu. 

''Anladım.'' Zend de ona karşılık verdi ve, hayatının ilk yedi senesini geçirdiği Kaimei Şehri'nin semalarında bir gezintiye çıktı. Hava hafif bulutlu ve güneşliydi, bu Zend'in en sevdiği hava çeşidiydi. Bu şekilde gökyüzüne baktığında, bulutların hareketlerini izlemeyi, nereye gittiklerine karar vermeyi ve onları bir şeylere benzetmeyi seviyordu. Bu eskiden Zend'in bir numaralı uğraşıydı, önüne bir bez açmış ve diğer insanlardan yardım beklerken yukarıyı izlerdi, bulutlar onun gökyüzündeki arkadaşlarıydı. Hem de hiç ayrımcılık yapmıyorlardı, herkes onları dilediğince izleyebiliyordu. Zend Kaimei Şehri'ne gelince eski zamanları hatırladı. Yaşlı Dilenci'nin onu dövme anı gözlerinin önünde canlandı. Kendini neden döverdi bilmiyordu ama, Zend'i sevmediği kesindi. Her zaman Zend'e kötü davranmıştı, isteklerini dinlememişti ve onu hep azarlamıştı. Zend ona dilenmekten başka bir şeyler yapmak istediğini sürekli söylemişti, ama her seferinde Yaşlı Dilenci onu tekrar tekrar azarlayarak, ''Kibrini ve gururunu ayaklar altına almayı öğrenmelisin çocuk!'' diye ona bağırarak ve ona vurarak onu yanından göndermişti. Zend onun gözlerinden, onun da dilenmeyi sevmediğini anlayabiliyordu. İşte bunu hep merak etmişti. Birisi, dilenmeyi sevmediği halde neden dilenir? Birisi için mi buna katlanır? Tabii ki hayır, bir insan, diğer bir insanı ne kadar sevse de durduk yerde dilencilik yapmazdı. Para kazanmanın bir sürü yolu vardı, Yaşlı Dilenci, yaşlı olsa da elinden iş gelebilecek birisiydi. Getir götür işi yapabilirdi, postacılık ya da habercilik yapabilirdi, balıkçılık yapabilirdi. Hayatta kalmak için savaşçı ya da büyücü olmak gerekmiyordu, insanlar her zaman yaşamanın bir yolunu bulmuşlardı. Ama dilenmek, bu Zend'e göre diğer insanların artıklarından bir şeyler oluşturmaktan başka bir şey değildi. İnsanların, acıyıp attıkları paraları almak bile büyük zorluk gerektiriyordu Zend için. Yaşlı Dilenci'nin yüzünü aklında canlandırmaya çalıştı Zend. Eskiden her zaman onun sesini ve yüzünü hatırlayabilirdi, ama şimdi tam olarak hatırlayamıyordu. Sesi çok kalın ve korkunçtu, Zend onun bağırışını duyduğunda hemen kaçma ihtiyacı hissederdi. Onun yüzü, gözlerinin önünde belirdi. Sol gözünden dudağının kenarına kadar inen büyük bir yara, uzun, kirlenmiş ve garip, gri renkli bir sakal, cılız bir vücut, alnının sağ üst tarafında üç adet dikiş, alnın sol tarafında da top gibi beyaz bir dövme, kahverengi gözler ve orta kalınlıkta kaşlar. Tabii ki de kafanın üzerinde, kirden neredeyse rengi belli olmayan gri renkli saçlar. Yaşlı Dilenci, acaba Zend'in şimdiki halini görse ne olurdu. Şu an Zend, Yaşlı Dilenci'nin görünce başını eğdiği ailelerin görünce başını eğecekleri bir konumdaydı. Yaşlı Dilenci şu an onu görse ne tepki verirdi? Şaşırır mıydı? Sevinir miydi? Yoksa hiç tepki vermez miydi? Ne yaparsa yapsın, Zend'in şu an olduğu konumda olacağını önceden kesinlikle tahmin edemezdi. Zend, Yaşlı Dilenci'nin önceden neler yaptığını düşündü. Acaba o bir savaşçı ya da büyücü olmuş muydu? Dünya hakkında neden o kadar çok şey biliyordu? Eğer bir savaşçı ya da büyücü olmadıysa, savaşçılık ve büyücülük hakkında bu kadar çok şey bilmesi normal miydi?

''Fun, sana birini tarif edeceğim. Anlattıklarımı dinle. Aklına biri gelirse, bana söyleyebilir misin?'' Zend düşüncelerinden sıyrıldı ve Fun'a seslendi. 

''Tabii ki, eğer bildiğim biriyse söylemekten çekinmem.'' Fun ona cevap verdi. ''Ama kimi tarif edeceksin?'' 

''Sokaktayken, hayatımda birlikte yaşadığım tek bir kişi oldu. Altı yaşına kadar onunla aynı mekanı paylaştım ve bana birçok bilgi verdi. Hayatı neredeyse ondan öğrendim ama adını bilmiyorum. Onun yüzünü sana söylersem belki de onu tanırsın, eskiden bir savaşçı ya da büyücü olma ihtimali var.'' Zend konuştu ve Fun'a döndü. Ekmeğini bitirmişti.

Zend Yaşlı Dilenci'yi tarif etmeye başladı. ''Sol gözünden dudağın kenarına kadar inen büyük bir yara, uzun, garip ve gri renkli bir sakal, cılız bir vücut, alnının sağ üst tarafında üç adet dikiş, alnın sol tarafında da top gibi beyaz bir dövme, kahverengi gözler ve orta kalınlıkta kaşlar ve son olarak, gri renkli saçlar.'' 

Fun bir an yediklerini püskürtecekti. ''Zend, gerçekten seni büyüten kişiyi tarif ettiğinden emin misin?!'' Zend'e döndü ve hızlı bir şekilde konuştu, heyecanlıydı. 

''Evet, tabii ki eminim. N'oldu Fun? Onu tanıyor musun?'' Zend dürüstçe konuştu, yürümeye devam etti ve birkaç metre karşısında, ''TURNUVA BAŞVURULARI'' yazan bir tabela gördü.

''Zend, anlattığın kişiyi tanımayan biri var mı, merak ediyorum.'' Fun derin bir nefes verdi. Bu ne büyük bir tesadüftü! ''Büyük Qouen'in dört yıl önce öldüğünden eminim.'' Fun gerçekten böyle bir rastlantı olup olamayacağını düşündü. Zend hayatının ilk altı yılını onunla geçirdiğini söylemişti. Fun'un aklı şimdi çalışmaya başladı, anlıyordu. ''Zend, altı yıl boyunca onunla birlikte olduğunu söyledin. Neden daha fazla süre onunla birlikte olmadın?'' 

Zend Fun'un ilk dediği şeyi tam olarak anlamadı ama, onun sorusuna cevap vermeyi daha önemli olarak gördü. ''Çünkü öldü. Dört yıl önce, sokakta ölüsünü bizzat gördüm, cenazesini taşımaya çalıştım ama çok küçük olduğum için taşıyamadım. Kimse de bana yardım etmedi, kimse onun cesedini yolun ortasından kaldırmadı bile. Ama onu bir kez gözümden kaçırdığımda, bir anda yok olmuştu. Bir daha onu göremedim.'' Zend dürüstçe konuştu. 

''Vay canına!'' Fun kendini tutamadı ve biraz sesli bir şekilde konuştu. 'Zend'i büyüten kişi Tanrının Şefkati miymiş?!' kendi kendine düşündü, tam olarak Zend'in doğduğu yıl, Büyük Qouen ortadan kaybolmuştu. Nereye gittiğini kimse bilmiyordu, neden krala ihanet ettiğini kimse bilmiyordu, hiç kimse, onun hakkında hiçbir şey bilmiyordu. 'Zend, bana daha kaç tane sürpriz yapacaksın?' Fun düşünmeye devam etti.

Zend hala ondan cevap beklerken, önlerinden bir at arabası geçti ve ''TURNUVA BAŞVURULARI'' yazısının önünde durdu. Arabanın üzerinde yazan 'Kara Yaprak' yazısını çok net bir şekilde görmeyi başardı Zend, bir yandan Fun'a bakıyor, bir yandan da ilgisini çekmiş olan arabaya bakıyordu. 'Kara yaprak.' düşündü Zend. 'Karanlık elementine sahip olanların gittiği, Beyaz Taç'ın düşmanı olan büyük lonca.' Zend hala arabaya bakarken, arabadan bir erkek bir kız olmak üzere iki kişi indi. İkisinin de üzerinde siyah kıyafetler, ellerinde siyah yüzükler vardı. Onlardan sonra ise, arabadan tanıdık bir sima indi. 

***

1600