bölüm için teşekkürler
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
69. Bölüm ----
Zend'in içinde bir patlama oldu, bu patlama heyecan patlamasıydı. "Ne? Büyülü Yaratık Dağları'na mı gideceğiz?!" Zend'in şu an içinde birçok duygu beraberdi. Hem korkuyordu, hem heyecanlıydı ve aynı zamanda mutluydu. Ustası, hayallerini süsleyen yerlerden birine gideceklerini söylüyordu, buna sevinmemesi nasıl mümkün olabilirdi?
"Aynen öyle, orası senin seviye atlaman için en uygun yer." Hollis Zend'e gülümsedi. Çocuk şimdi oraya gitmeyi ve çalışıp güçlü olmayı istiyordu, ama orada biraz zaman geçirdikten sonra acaba fikri aynı kalacak mıydı? Oranın gerçekte nasıl bir yer olduğunu öğrendiğinde ne düşünecekti?
"Vay canına! Ne zaman peki?" Zend heyecanla sordu, kendini tutamayıp şaşırmıştı ve yolda yürüyen birkaç kişi kafalarını çevirip ona bakmıştı. Zend de utanıp kızarmıştı ve heyecanla ayağa kalktığı yere geri oturmuştu.
Hollis ona cevap verdi. "Bu dağlara istediğin gibi giremezsin, girmek için iki yol vardır. Birincisi, bir giriş zamanı var, bu zaman da üç hafta sonra başlayıp bir hafta sürecek. Tam dört yıl sonra aynı zamanda kapı tekrar açılacak ve oraya girmek isteyen girecek, çıkmak isteyen çıkacak. İkinci yol ise, dört yıl daha dolmamış ve kapı açılmamışken girmek isteyenler içindir. Dört yılın içinde oraya girmek isteyen kişi, kendini kan bağıyla bir başkasına bağlamalı. Gireceği zaman ise muhafızlara bu bağı göstererek girebilir. Bunları biliyorsun, değil mi?" Hollis konuştu. Zend Hollis'in gerçekten çok şey bildiğini fark etti. Ancak Fun onunla bu konularda yarışabilirdi.
"Evet usta, okumuştum." Zend daha önce dünyadaki diğer ülkeleri de öğrenmek isteyip araştırma yapmıştı. Büyülü Yaratık Dağları olarak anılan beş ülke vardı, beşinde de birer tane devasa bir dağ vardı ve hepsi ismini bu dağlardan alıyordu. Savaşçılar ve büyücüler, büyülü yaratıkların öz sularını ele geçirip satmak, ya da kendileri kullanmak, ya da aşırı nadir bulunan bitkileri toplamak için oraya giderlerdi. Beş ülkede, her yerde büyülü yaratık vardı. Zend böyle bir yerin gerçekten olabileceğini daha önce düşünmemişti, ama gerçekten hepsi vardı. Beşinci ülkeye bir anda gidilemiyordu. Önce sırayla birinciye, ikinciye, üçüncüye ve dördüncüye gidip, sonra son ülkeyi baştan başa geçip beşinci ülkeye ulaşılabiliyordu. Doğal olarak, büyülü yaratıkların aralarında yolculuk etmek de kolay değildi, bunun üstüne büyülü yaratıkların seviyeleri, beşinci ülkeye doğru ilerledikçe artıyordu. İlk ülkede genellikle birinci seviye ile altıncı seviye arasında büyülü yaratıklar oluyordu. İkinci ülkede genellikle altıncı seviye ile onuncu seviye arasında büyülü yaratıklar oluyordu. Bu sıra üçüncü ülkede on ile on beş arası, dördüncü ülkede ise on beş ile imparator seviye arasında olacak şekilde devam ediyordu. Büyülü yaratığın seviyesi arttıkça, öz suyu ile yapılabilecek iksirler ve hapların değeri ve etkisi artıyordu, çünkü bir yaratık ne kadar yüksek seviye ise o kadar enerjisi yüksek bir öz suyuna sahip oluyordu. Bu da onu değerli hale getiriyordu. Doğal olarak da, değerleri arttıkça onları ele geçirmek de zorlaşıyordu ve ölüm ihtimali yükseliyordu. Çoğu insan ilk ülkeye bile giremiyordu, korkuyorlardı. Aynı şekilde büyülü yaratıkların oradan çıkmasından da korkuyorlardı, bu yüzden bir birlik oluşturdular ve onları, birinci ülke ile dış dünyanın arasında olan küçücük geçiti tutmak üzere görevlendirdiler. Ama birkaç ay sonra, insanlar garip davranmaya başladı. Aslında garip değillerdi, sadece gerçek doğalarını sergiliyorlardı. Oraya gidip saklanmaya ve gruplaşarak tek başına gelen insanları avlamaya başladılar. Sırf birkaç tane öz suyu için birbirlerini öldürmeye başladılar, bu yüzden giriş çıkışlar sınırlandırıldı ve bu sayede insanların ölüm oranları son derece azaldı. Ama hala az değildi. İnsanlar bir yıl orada kalmayı göze alıp, hala birbirlerini öldürüyorlardı. Ama artık buna yapacak bir şeyleri yoktu. Daha fazla kilit koyamıyorlardı. Zend'in okuduğu bölümde aynen böyle yazıyordu.
"Şimdi gelelim neden kan bağı olanları içeri aldıklarına. Kan bağı ne demek biliyor musun?" Hollis konuştu.
Zend kan bağını yüzeysel olarak bilse de ne olduğundan tam olarak emin değildi. Başını iki yana salladı.
"Kan bağı, iki kişi arasında küçük bir büyülü eşyayla yapılabilen, tek bir işe yarayan bir bağdır. Tek yaradığı şey ise, bağı yapan birine, bağı yaptığı kişinin hayatta olup olmadığını gösterir. Yapılışı da çok kolay, hemen her yerde gereken büyülü eşyayı bulabilirsin. Bunu yapınca, muhafızlara gidip içeride canlı bir arkadaşının olduğunu, onun yanına gitmen gerektiğini söyleyip içeri girebilirsin. Eskiden bu da yasaktı ama, üst düzey kişiler burada tek başına kimsenin kalmaması için bunu yaptılar. Anladın mı?"
"Evet usta." Zend cevap verdi, sesi biraz titremişti, şu an kesinlikle girmesi gereken ve sonraki yıl kendini eğiteceğini düşünen Tou'ya verdiği sözü tutacağı turnuvaya nasıl gideceğini düşünüyordu. Ustası bu kadar uğraştıktan sonra, ona hayır, bunu yapamayız demek Zend'i üzerdi. Zend şu anki ustasını, yani Hollis'i seviyordu ve ondan ayrılmak istemiyordu. Bu yüzden turnuvaya gidip Tou'ya nazikçe ondan eğitim alamayacağını söyleyecekti. Bunu daha önce düşünmüştü.
"Girmek istediğin turnuvaya birkaç ay var." Hollis Zend'in aklını okumuşçasına Zend'e baktı, nedenini bilmiyordu ama Zend bu turnuvaya gerçekten girmek istiyordu. Daha önce Zend'e neden gitmek istediğini sormuştu, Zend de ona yenmesi gereken biri olduğunu ve onun, o turnuvada olacağını söylemişti. Ona karşı kin duyup duymadığını ölçmüştü, ama Zend onunla savaşmak istemesine rağmen ondan nefret etmiyordu.
Zend başını sallayınca devam etti. "Ama sırf bir turnuva için dört yıl kaybetmek bana pek hoş gelmiyor, bu yüzden bir plan daha yaptım." Zend ustasının sözleriyle mutlu oldu.
"Şöyle yapacağız, aramızda kan bağı oluşturacağız ve ilk olarak ben içeri gireceğim. Sonra da sen gidip turnuvaya gireceksin, turnuva bitince de direkt olarak yanıma geleceksin ve beraber, eğitimimize başlayacağız. Kendi başına gelmeyeceksin tabii, Fun'dan yardım al. O seni getirecektir."
"Usta, Fun benim Jongtham'da kalmamın beni yeterince güçlü yapacağını söylüyordu. Toplam yedi, hatta kapıların açılış zamanına göre sekiz yıl boyunca bir yere gitmeme izin verir mi? Sonuçta o benim abim gibi, bir yıl boyunca her şeyimle o ilgilendi." Zend ustasına sordu, hava yavaşça kararmaya başlamıştı.
"Fun'u tanıyorum. Senin güvende olmanı isteyen biri, ama sen güvende olarak ilerleyemezsin. Bu seni güçsüz kılar. Savaşçılar her zaman ince bir çizgide yürürler. Bir yanlarında hayat, diğer yanlarında ölüm vardır. Eğer çizginin hayat yanına geçersen artık çizgide ilerleyemezsin. Noktayı bulacaksın ve düşmeden ilerleyeceksin. Bunları ona da söyle, sana kesinlikle izin verecektir. Sana güveniyorum." Hollis Zend'in omzuna elini koydu. "Daha yeni görüştük ama, gitmeliyim. Bilirsin, bize yer kapmak için." Zend'e göz kırptı.
***
Altı ay geçip gitti.
Zend altı ayda, sadece altıncı seviyeye geçebilmişti. Seviye atlamak gittikçe zorlaşıyordu ve her seferinde daha çok çalışma gerektiriyordu.
Vuruş Süngeri kullanarak çalışmayı artık bırakmıştı, sonuçta artık onların eğitimin zor yolu olduğunu biliyordu ve kendini yıpratmak istemiyordu. Bunun yerine bol bol meditasyon yaparak ruhunu sakinleştiriyordu, ya da gücünün artması için sürekli fiziksel aktiviteler yapıyordu. Ustası geleli de, gideli de altı ay olmuştu çünkü, geldiği gün geri dönmüştü. Zend o gün ustasından çalışmak için Rüzgar Tanrısının Nefesi'ni istemişti, ama ustası temelleri zayıf olursa bu tekniğin hiç kullanılamayacağını ve beraber çalışmaları gerektiğini söylemişti.
Zend okuldan çıkmış kendi dairesine doğru gidiyordu. "Bir ay kaldı." kolundaki kırmızı, uzun ve Zend'in bilmediği bir dilde yazılmış olan kelimeye, kan bağına bakarak konuştu. Girmek istediği turnuvaya bir ay kalmıştı, ama ustasının yanında olmaması da onu sıkıyordu.
Evine vardı, hergün yaptığı gibi çantasını bir kenara bıraktı ve sessizce yatağına doğru ilerledi. Çok yorgundu ve şu an sadece yatmak ona son derece cazip geliyordu. Ama yatmadan önce, rahatsız edilmemek için perdeleri kapattı ve üstünü değiştirip kendini yatağa bıraktı.
Nefes nefese tekrar uyandı, terlemişti. Yatağındaydı, ama etrafında odası yoktu. Garip bir odanın içerisindeydi, ama oda Zend'e bir yerden tanıdık gelmişti. Gri duvarlar, yerdeki balık desenli kilim, odanın Zend'in yatmakta, şimdi ise hafifçe doğrulup oturmakta olduğu yerin sağ tarafında kalan küçük pencere ve pencerenin arkasındaki, gece olduğunu belli eden lacivert gökyüzü, Zend'in hemen elinin yanındaki dolap, hepsi ona çok tanıdıktı.
Zend ayağa kalktı ve hızlıca sol tarafındaki dolabın kapağını açtı, dolabın içi karanlıktı ve hiçbir şey görünmüyordu, zaten odada hiç ışık da yoktu. Ama Zend tereddüt etmeden elini dolabın içinde bir yere doğru yolladı, eline değen askılığı tutup çekti ve karşısındaki fazlasıyla büyük, pelerin görünümlü paltoyu gördü. Artık elindeydi. Elini bir kere daha dolabın derinliklerine yolladı ve eline gelen yüzüğü hızlıca parmağına taktı, diğer elinde olan paltoya baktı.
Elinde olan askılığı görmeden de olsa, hızlıca yerine astı ve paltoyu sırtına attı. Ama palto ağırlığından dolayı Zend'in bacaklarını kırmasına neden oldu.
Aklına dolan sorularla şaşkınlık içinde kaldı Zend. O paltoyu neden sırtına atmıştı? O paltonun orada olduğunu görmeden nasıl bilmişti? Neden hiç düşünmeden hareket edip elini karanlığa yollamıştı, şaşırtıcı bir şekilde tam aslılıktan tutmuştu ve hafifçe yukarıya doğru kaldırarak askılığı hafifçe üzerinde olduğu demire sürterek çıkarmıştı. Bunun üzerine sanki orada olduğunu bildiği bir yüzüğü anında almıştı ve parmağına takmıştı, normalde bir tane yüzük kullanan biri bir başka yüzüğü, özellikle başkasının yüzüğünü takamazdı ama, Zend ellerine baktığında görebildiği tek yüzük biraz önce taktığı siyah yüzüktü. Yüzük parmağında sallanıyordu çünkü Zend'e göre çok boldu, sanki büyük bir insanın parmağına uyumluymuş gibiydi. Ama Zend'in merak ettiği şey onun denen geniş olduğu değildi, onun neden bir tepki veremediğiydi. Yüzükler kendilerini sahiplerinden başka biri taktığında, her yüzükte olan bir büyüyle kendilerini çıkarırlardı ve eski sahipleri hayattaysa, onun yanına dönerlerdi. Zend onun sahibinin ölmüş olma ihtimalini düşündü. Çünkü başka bir ihtimal yoktu. Yüzüğün ön tarafına baktığında, kalbi durdu. Çünkü yüzüğün üzerinde, beyaz bir taç vardı! Zend'i daha da şaşırtan, Zend beyaz tacı görüp korktuğu zaman yüzüğün gri renge dönmesiydi!
"G-GEL BURAYA, SENİ ÖLDÜRÜRSEM EĞE---" Zend şu an gerildiğinden dolayı yere düşmüştü, yüzü dolaba dönüktü ve yüzüğün ne olduğunu anlamaya çalışıyordu, ama arkasından kulağını sağır edecek kadar yüksek bir erkek sesi geldi, bu sesle tam olarak dondu ve hareket edemedi. Bu ses bittikten birkaç saniye sonra aynı ses tekrar duyuldu. "H-HAYIR! S-SENİ KESİNLİKLE ÖLDÜRMELİYİM!!"
***
1514
Magnec