Vay be era sen neler yaşamışsın öyle. Yanlız o teknik güç yerine hız verirse tam ters köşe olur. ✌️
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
320. Bölüm Gecenin Parıltısı (5)
Zend Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni kullanmaya başlamışken, aynı zamanda içten içe, Gecenin Parıltısı’nın bu tekniği seçmesi için dua ediyordu. Çünkü onun düşüncesine göre Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi, en çok bel bağladığı teknikti. Diğer tekniklerden daha fazla işine yarıyordu ve her zaman en çok ihtiyacı olan teknik, Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi oluyordu. Daha önceden, Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni öğrenmesinin ardından genel olarak kullanmamıştı Ağır Kılıç’ı. Bu yüzden de Ağır Kılıç’ı kullanmaya başladığında, doğal olarak Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi gibi bir tekniğini kullanamıyor olmanın sıkıntısını yaşamıştı, Ağır Kılıç ellerindeyken, Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’nin eksikliğini sürekli olarak hissediyordu. Eğer bir şekilde Ağır Kılıç ile saldırırken onu da kullanmayı başarırsa, bu onu son derece rahatlatır ve güçlendirirdi. Ağır Kılıç’ın kötü yönlerinden birisi buydu ve Zend bunu yok etmeyi başarırsa, bu, onu çok daha güçlü biri haline getirirdi… Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi ile Ağır Kılıç’ın yıkıcı gücü birleşirse ortaya muazzam bir şey çıkardı mutlaka, hem çok hızlı, hem de çok güçlü olmasına imkan tanınmış olurdu genç adamın. Bu yüzden en büyük umudu, Gecenin Parıltısı’nın Zend’e böyle bir imkan vermesiydi…
‘’Hadi,’’ dedi dudağını ısırarak Zend. ‘’Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni kabul et… Bunu kabul etmeyeceksin de, neyi kabul edeceksin? Rüzgar Tanrısı, çok, çok uzun zamandır Tanrılar’ın arasındaki yerini koruyor, son derece güçlü birisi… Normal insanların anlayamayacağı derecede hem de. Eğer bizzat onun tarafından, bin yıllar önce bulunmuş olan bu tekniği bile kabul etmezsen… Sana sunacak kadar değerli bir tekniğim kalmayacak.’’ dedi, şu anda epey tedirgin olduğu söylenebilirdi… Alnından bir damla ter akmıştı, şu an son derece gergin olduğunu, onu dışarıdan gören herkes anlayabilirdi rahat bir şekilde, yüz ifadesinden bile anlaşılıyordu bu. Nedensizce baskı altında kalmıştı bir anda, Savaş Tanrısı’nın Heyecanı’nı denerken bu kadar baskı hissetmemişti, ilk kez oluyordu şu an. Ama bunun sebebini tahmin edebiliyordu Zend, muhtemelen, bunun Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’nde işe yaramasını epey istediği için böyle hissediyordu. Bu yüzden bu kadar gerilmişti…
Zend olabildiğince yavaş bir şekilde ilerlemeyi deniyordu şu anda, bir yandan ilerlerken bir yandan da yolunu uzatabiliyordu, o yüzden yere inmek ve Gecenin Parıltısı’nın, Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni kabul etmesini bekleyebilecekti bu şekilde, tabii ki kabul ederse… Yavaş gittiği için, gözlerinin önünde büyülü bir şekilde belirmiş olan hava sütunlarının gidiş yönünü değiştirebilmekteydi, bunu genellikle yapamıyordu çünkü önündeki yolu görebilecek kadar uzun süre kalmıyordu Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’nin ona sağladığı hava parçacıklarının üzerinde. Yavaş gitmesinin böyle bir avantajı vardı.
‘’Oluyor mu acaba?’’ diye mırıldandı, Era da omzundaydı ve ciddi bir şekilde izliyordu önünde olan biteni. Zend’in terlediğini görmüştü, o şu anda epey bir gergin olmalıydı. Çünkü sahip olduğu, güzel bir teknik olarak görülebilecek son tekniği deniyordu şu an… Zaten onun söylediğine göre, dikkate alınabilecek kadar değerli olan yalnızca iki tane tekniğe sahipti. Ranon’un söylediğine bakılırsa, eğer bu tekniği kabul etmezse Gecenin Parıltısı, Zend’in sahip olduğu diğer küçük tekniklerden birini kabul edebilecekti yalnızca. Zend onlardan basitçe bahsedip geçmişti… Aslında böyle bir şeyin pek mümkün olduğunu da düşünmüyordu Era, sonuçta eğer sahip olduklarının arasından birini seçmek zorunda ise teknik, Gecenin Parıltısı’nı yalnızca dünyanın en güçlü tekniği olabilecek kadar nitelikli olan bir tekniğin öğretilmiş olduğu bir çocuğa verilmesi yeterliydi, hızlı bir şekilde epey fazla gelişirdi böylece o. Sonuçta sadece bir tane tekniğe sahipti, Gecenin Parıltısı onu seçmek zorundaydı, başka çaresi yoktu… Böyle bir şeyin olması da mantıksız olurdu zaten, Ranon, büyük ihtimalle o cümleyi, sadece Zend’i cesaretlendirmek için söylemişti, öyle bir şeyin gerçek olma ihtimali son derece düşüktü. Bu büyük bir açık olurdu eğer gerçek olsaydı… Ama Zend bunu sorgulamamış ve koşulsuz şartsız kabul etmişti, o an Ranon’un söylediklerindeki gerçekliği sorgulayabilecek kadar boş vakti yoktu çünkü. Üstelik Ranon’un söylediği bir şeyin, kesin doğru olacağını düşünüyordu o. Eralkavender bunu daha önce fark etmişti, bunun sebebini de tahmin edebiliyordu zaten. Ranon Zend’e uzun zamandır rehberlik ediyordu ve büyük ihtimalle söylediği hiçbir şey yanlış çıkmamıştı, Zend ona direkt olarak güveniyordu artık bu sebeple, herhangi bir şüphe duymuyordu onun sözlerinden, Ranon’un, kendisini hayal kırıklığına uğratmayacağından bir şekilde emin olabiliyordu, bu güveni Era’nın pek anlayabildiği söylenemezdi tabii… O, şimdiye kadar hiçbir zaman birisine güvenmemişti, doğumundan itibaren yalnız başına çalışmış ve çabalamıştı, yalnız avlanmıştı, yalnız doymuştu ve yalnız uyumuştu. Elbette kendi türündekilerden birkaç tanesiyle konuşup arkadaş olmuşluğu olmuştu, ancak onlardan da kısa bir süre içerisinde ayrılmıştı çeşitli nedenlerden dolayı. Güven, onun yeni yeni anlayabildiği bir şeydi, Zend ile dost olduğu zaman keşfetmişti böyle bir duygunun var olduğunu… Zend ile birlikte savaştığı zaman anlamıştı, birisinin de onun sırtını kollayabileceğini. Era daha önce anne ve babasını görmemişti, kardeşlerini de aynı şekilde. Bunun nedenini bilmiyordu ama yalnız başına doğmuştu, kendini bildi bileli, ailesinden kimseyi görememişti. Büyülü Yaratık Sıradağları’nda bir oraya, bir buraya koşturmuş durmuştu, yemeğini aramış ve bu şekilde hayatta kalmıştı, kendisini öldürmek isteyen savaşçı ve büyücülerden güzel bir şekilde kurtulmayı başarmıştı, hatta bazılarını öldürmüştü bile… Zend’in de onlardan biri olacağını sanmıştı daha önce, ancak o bir şekilde güvenini kazanmayı başarmıştı büyülü yaratığın. Tabii onun özel biri olacağını tahmin etmişti, sonuçta Era’yı hiçbir şey yapmaya gerek duymadan ezmeyi başarmış, Era’nın anlayamayacağı kadar yüksek bir seviyede olan birisi Zend’i önermişti. O adam bir gün ortaya çıkmış, Era’nın enerjisini bir çeşit çağırma büyüsüne koyduğunu söylemiş ve günü geldiği zaman onu çağıracak kişinin, onun büyülü yaratık ortağı olmaya değecek kadar nitelikli biri olduğunu söylemişti. Zaten artık Kutsal Seviye olduğu için seviye atlayamayarak, adeta bir boşluğa girmiş olan Era da bir insan ortak istiyordu, bu onun için güzel bir olay olmuştu, beklediği şeylerden birini elde edebilecekti sonunda… İşte böylece de Zend ile ortak olmuştu büyülü yaratık, onunla ilk karşılaştığı zaman, Zend’in pek nitelikli birisi olmadığını düşünse de onu tanıdıkça, gizli olan güçlerini keşfettikçe Zend’in, kendisini hak ettiğini kesin bir şekilde anlamıştı. Sadece o gizemli büyüsü bile pek çok konuda Zend’in son derece değerli olduğunu kanıtlamak için yeterliydi zaten, Era yüz yılı aşkın bir süredir Büyülü Yaratık Sıradağları’nda dolanıp duruyordu, insanlardan edindiği belgeleri okuyordu, bu sayede pek çok şeyden haberi vardı dünyayla ilgili olan… Sonuçta o Kutsal Seviye bir büyülü yaratıktı ve gözüne kestirdiği bir avın sahip olduğu, bilgi içerikli belgelere sahip olmak onun için hiç zor değildi.
Böylece, savaşçılığı da büyücülüğü de iyice öğrenmişti Eralkavender, onların sahip olduğu güç türlerini hafızasına kazımıştı ki, gelecekteki savaşlarından da zaferle ayrılabilsin… Bu şekilde, her türlü büyüyü de ezberlemişti.
Era’nın gördüğü hiçbir belgede Zend’in büyüsü yoktu ama. Onun büyüsü ile ilk kez karşılaştığında şoka girmişti büyülü yaratık, böyle bir büyüyü daha önce ne görmüş, ne de duymuştu… Dünyada bir ilkti yani bu! Sadece bu büyü bile Zend’in, Era’nın ortağı olması için yeterli olabilirdi…
‘’Devam et sen Zend.’’ dedi Era, Zend’in elindeki küreyi inceliyordu. Biraz öncekinden farklı olarak yeşil bir ışıkla parlıyordu o. Savaş Tanrısı’nın Heyecanı’nı kullanıyorken onu tuttuğu zaman Zend, Gecenin Parıltısı’nın içinde kırmızı bir ışığın yanıyor olduğu görülmüştü. Şimdi ise bu ışık yeşildi, biraz öncekine göre daha etkin gibiydi, ancak çok da bir fark yoktu. ‘’Birkaç dakika daha devam et.’’
‘’Tamam.’’ Zend de küreyi izliyordu, havada ilerlemeye devam ederken. Dikkatinin dağılmaması için uğraşıyordu, dikkatinin dağılmasıyla birlikte teknik yarıda kesilecekti çünkü. Bir de sürekli yeni sütunlar oluşturduğu ve hem tekniği kullanırken hem de buna dikkat etmesi gerektiği için, başka şeyleri düşünmeyi başaramıyordu. Yeşil ışıklar başardığına mı işaretti? İşe yarıyor muydu yaptıkları? Bilemiyordu ne yazık ki…
Bir dakika hızlı bir şekilde geçmişti. Daha sonra da bu dakikayı, diğer dakikalar takip etmişti. Ancak, yine bir belirti alamamışlardı Zend ve Era. ‘’Olmuyor mu Era?’’ dedi Zend, eğer Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’nde de olmazsa, diğer tekniklerini denemeyecekti elbette. Gecenin Parıltısı gibi bir Ranon’un bulduğu, yüksek seviyeli ve güçlü bir tekniğin, öyle düşük kademeli tekniklerde harcanmasına izin veremezdi. Bu yüzden o, bu iki tekniği kabul edene kadar devam etmeyi düşünüyordu. Er ya da geç birisi kabul edilecekti sonuçta… Tabii bu kabul edilen, Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi olursa daha da iyi olurdu.
‘’Biraz öncekinden farklı bir durum varmış gibi görünmüyor.’’ Era cevap verdi net bir şekilde. Zend’in umudunu kırmak istememişti, ancak gerçekleri söylemekten vazgeçecek de değildi.
Zend iç çekti hızlı bir şekilde, bunu kendisi de aşağı yukarı anlamıştı aslında, biraz öncekiyle şimdiki arasında hiçbir fark yoktu, bu onun biraz umudunu kırmış olsa da pes etmeyi düşünmüyordu, onu buralara getiren şeylerin başına azim ve sabrı geliyordu sonuçta. Sadece bir tekniği kullanmak için bile yıllarca aynı rutinleri yapmış olan birisiydi o, başka bir teknik için mi uğraşamayacaktı?
Bir tekniği kullanmak için yıllarca aynı rutinleri yapmıştı, evet… Bir tekniği kullanmak için!
Doğru ya, Zend aslında bu ikisinden başka da iyi bir tekniğe sahipti! Üstelik bu teknik sayesinde genç adam, şu an sahip olduğu gücün çok büyük bir kısmını elde etmişti! Ranon’un o sarı, boş yapraklı el kitabı yazdığı şeylerle birlikte Zend’e öğrettiği bir teknik vardı, Zend’in Ağır Kılıç kullanmasını sağlayan o teknik!
Zend onunla birleştirebilir miydi ki Gecenin Parıltısı’nı? Birleştirirse nasıl bir şey ortaya çıkardı?
Bunları tam olarak bilebileceğini düşünmüyordu genç adam, ama ona böyle bir güç sağlayan o teknik, Gecenin Parıltısı ile birleşirse, ortaya nasıl bir gücün çıkacağını tahmin bile edemiyordu!
‘’Era, benim bir tekniğim daha var!’’ dedi heyecanlı bir şekilde, Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni sonlandırmış ve havada geçirdiği zamanları bitirmişti, uçmayı bırakmıştı, çünkü aklına çok iyi bir fikir daha gelmişti. ‘’Heh, şimdiye kadar nasıl aklıma gelmedi ki bu teknik? Az daha unutuyordum, tamamen aklımdan çıkmış!’’ diye neşeyle konuştu ve hemen yüzüğüne göz atmaya başladı. Bu teknik tamamen pasif bir teknikti, Zend’e gücü sağlamış ve görevini bitirmişti, bu yüzden Zend onu bir teknik olarak görmeyi bile bırakmıştı neredeyse. Ama o, şüphesiz şu anda Zend’in sahip olduğu teknikler arasında en güçlüsüydü! ‘’Eğer Gecenin Parıltısı onunla birleşmeyi başarırsa kesin efsane şeyler olur! Daha da güçlendiğimi bir düşünsene, hahaha, daha da fazla fiziksel güce sahip olursam, kesin yumruğu vurduğum yerde artık tek parça bir şey bırakmayacak kadar güçlenmiş olurum!’’ diyerek, heyecanı aklına gelen bir fikirle tavan yapmışken konuşmasını sürdürdü.
‘’Zend, ne oldu?’’ diye sordu Era hızlı bir şekilde, Zend’in önce iç çekip de sonra bir anda mutlulaşarak konuşmaya başlamasıyla şaşırmıştı. ‘’Ne tekniğinden bahsediyorsun?’’
‘’Ağır Kılıç kullanmama imkan veren, Ranon’un benim için yazdığı teknikten bahsediyorum Era!’’ Zend’in sesi kulaklarına, gülümseyen yüzü ise gözlerine ulaşmıştı Era’nın, Zend’i neşeli görmek onu da neşelendirmişti.
‘’O halde deneyelim bakalım!’’ diyerek cevap verdi, o tekniği elbette Era da biliyordu, yüksek seviyeli bir teknik olduğu konusunda ise hiçbir şüphesi yoktu, eğer Gecenin Parıltısı ile birleştirilmesi başarılı olursa, Zend’e muazzam bir katkıda bulunacağı kesindi… Bakalım, Zend bunu yapabilecek miydi?
***
1695
Magnec