Gerçekten sonunda yeni bir teknik öğreniyorsun yıllar önce öğrendiğin üçüncü seviye çöpleri hatırlamak bile istemiyorum doğru düzgün kullanmadın bile ?
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
317. Bölüm Gecenin Parıltısı (2)
‘’Çocuk, gittiğin yolu açanlara saygı duymayı bil!’’
Ranon’un kelimelerini hatırlayan Zend, beklentiyle dolu bir şekilde ona seslenmişti. ‘’Ranon, Gecenin Parıltısı da ne? Bir anlatıversene bana, öğrenebileceğim bir şey, değil mi?’’ Yeni bir tekniği öğrenebilecekti şu an, sonunda böyle bir şey için bir fırsat bulabilmişti. Ne zamandır bunun için bekliyordu, yeni teknikler öğrenmek istiyordu o, çünkü sahip olduğu teknik sayısı ne yazık ki epey azdı, Beyaz Taç’ta öğrendiği, pek iyi olmayan düşük seviyeli tekniklerin dışında sadece Savaş Tanrısı’nın Heyecanı’yla birlikte Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ne sahipti, başka, rakiplerinin basit bir şekilde engelleyemeyeceği bir tekniği yoktu…
Zaten tekniklerdeki bir sorun da buydu, deneyimli birisiyle savaşırken en önemli şeylerden biri, onun tekniklerini iptal etmeye çalışmaktı. Ranon da Gri Engerek ile karşılaşmalarında bunu kullanmıştı zaten, Kutsal Seviye bir büyü kullanarak Maızk’ın tekniklerini teker teker kapatmıştı öncelikle, ancak Gecenin Parıltısı’nı engelleyememiş ve bu durumda şaşkın bir hale girmişti. Zend henüz bir rakibinin tekniğini nasıl kapatabileceği hakkında pek bilgiye sahip değildi, ancak bu savaşçı ve büyücüler arasında çok popüler bir şeydi, rakibin eğer güçlü bir tekniğe sahipse ve o, bu tekniği kullanırken sana karşı yenilmez oluyorsa, birincil olarak başvuracağın şey onun bu teknikten uzaklaşmasını sağlamak olurdu. Bu yüzden insanlar çeşitli yollar bulmuştu, Zend bir boş vakit yakaladığında da bunları öğrenmeye çalışacaktı… Elbette her türlü tekniğin kapanmasını sağlamak mümkün değildi, örneğin düşük seviyeli ve kalitesiz bir büyünün aktifliğini yok etmek basitti; ancak bir Tanrı Tekniği’ni zorla kapanmaya itmek hiç kolay değildi. Çünkü bu tip teknikler oluşturulurken enerji, çok daha kararlı ve karmaşık bir halde kullanılıyordu. Böylece hem teknik yüksek seviye ve etkili oluyordu, hem de kullanan kişinin, tekniğin kolayca engellenebileceğini göz önünde bulundurarak hareket etmesi gerekmiyordu. Elbette böyle teknikleri oluşturmak da zordu, güzel bir teknik yapmak her yiğidin harcı değildi. Bu yüzden yüksek seviyeli tekniklerin bulunması da bir hayli zor oluyordu, satın almak isterseniz bile ciddi bir para miktarını gözden çıkarmanız gerekiyordu.
Buna ek olarak, yüksek seviyeli teknikler herkesin kolayca kavrayabileceği şeyler değildi. Eğer böyle olsaydı herkes bir şekilde bulmaya çalışır, elde edince de önce kendisi öğrenir, daha sonra da yakınındaki tüm insanların bu teknikten haberdar olmasını ve çalışıp öğrenmelerini isterdi. Ancak olay böyle olmuyordu, bir tekniği kullanmak için önce anlamak gerekiyordu, en azından daha önce Zend’in daha önce okuduğu bu konudaki kitaplarda böyle yazıyordu. Tabii anlamak da kolay değildi, tekniğin yapısını keşfetmek gerekiyordu, teknik ne kadar yüksek seviyeliyse yapısı da o kadar karmaşık oluyordu, bu yüzden onu kavraması da bir o kadar zorlaşmış oluyordu. Elbette bunlar Zend’e hiç mantıklı gelmemişti, çünkü onun için teknikleri öğrenmek pek zor bir şey değildi, ustasının bile bir buçuk yılda ancak öğrenebildiği Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni, hızlı bir şekilde öğrenmeyi başarmıştı Chibui’de. Tekniklere karşı garip, kendisinin de çözememiş olduğu bir yatkınlığı varmış gibiydi sanki. Çünkü Zend Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi ile Savaş Tanrısı’nın Heyecanı’nı kolay bir şekilde öğrenmişti kısa bir süre içerisinde, bu süreçte özel bir şey yaptığını hatırlamıyordu. Sadece denemişti ve başarmıştı, öyle kendini özel bir şekilde odaklaması bile gerekmemişti… Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’nde durum biraz farklı olmuştu tabii, orası ayrıydı. Zend henüz Maddle’nin ölümü ile yeni karşılaşmış olduğu için psikolojik olarak zor bir durumdaydı, tekniği öğrenmeyi denerken bir türlü ona odaklanmayı başaramıyordu. Sürekli aklına Maddle’nin kanlı tokası geliyordu, Zend’in ona, ölümün onu yakalamasından daha önce hediye ettiği, mor saçlardaki, kırmızıya boyanmış olan o toka… Elinde hissettiği sıcaklığın yavaşça kaybolması, aynı zamanda da Maddle’nin elinin, Zend’in onu kaldırmasıyla ancak havada durabilecek bir duruma gelmesi… Üstüne, bunu yapanın da Zend olması!..
Daha da nicesi…
Bunlardan dolayı kafasında bir türlü boş bir ortam yaratamıyordu Zend, tekniği, bir şeyler öğrenmeye çalıştığını düşünemiyordu o anlarda. Neyse ki ustası bir şekilde onu teselli etmeyi başarmıştı ve Zend, Maddle’yi kısa bir süreliğine kafasındaki odak noktasından çıkararak her şeyiyle birlikte tekniğe odaklanmış, daha sonra da zaten kısacık bir sürede yapmayı başarmıştı Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni.
Ama elbette, unutması imkansızdı artık, o da bunun farkındaydı…
Maddle’nin izi bir kere kazınmıştı kalbine, daha da çıkmayacaktı. Ne olursa olsun… Bunu nereden bildiğini sorarsanız cevap veremezdi, ama bildiğinden emindi genç adam. O kızı ölene kadar unutamayacaktı, artık eskisi kadar ön planda değildi o, evet, doğruydu. Ancak her zaman oradaydı… Zend ilk zamanlardaki kadar kafasına takmıyordu, çünkü ne kadar Maddle’yi düşünürse düşünsün, onu tekrar canlandıramıyordu… Eğer bunu yapabileceğini bilse, hiç ara vermeden devamlı olarak Maddle olurdu kafasında, hiçbir zaman çıkmasına izin vermezdi ve onu tekrar hayata getirirdi. Ama olmuyordu işte… Düşünmesinin, kendi kendisini daha fazla üzmesinin ona bir faydası olmuyordu, sadece daha fazla karamsarlaşmış, ölümü daha yakından hissetmiş oluyordu. Buna ihtiyacı yoktu, Maddle’ye sorabilseydi bunu, o kız kesin Zend’e kendisini üzmemesini tembihlerdi, bu yüzden kendisini olabildiğince az üzmeye çalışıyordu genç adam. Zaten aklında Maddle olsa da, eskisi kadar üzüldüğünü belli etmiyordu artık. Daha doğrusu hiç belli etmiyordu, yüzüne sahte bir maske geçirmeyi başarabildiğinden bu yana, aklında Maddle ortaya çıksa da, çıkmasa da yüz ifadesinde bir değişim olmuyordu, kendisini gizlemeyi öğrenmişti artık sonuçta… Üzgün biri olarak görülmek istemiyordu, çünkü bu Zend için, bir nevi güçsüz görülmeyle de eşdeğerdi… Kalbinde oluyordu değişimler bu yüzden, yüzünde değil. Güçsüzlüğünü belli etmek istemiyordu bir de bunu yaparken, o, Maddle’nin, yani bir arkadaşının ölümüne izin verecek kadar güçsüzdü o zaman. Hatta bunu yapan da kendisi olmuştu… Bunu açığa çıkarmak istemiyordu, bu, Zend’in eski anılarındaki utanç ve üzüntülerinden biriydi ve genç adam, bunun gizli kalmasını istiyordu… O zaman bu kadar güçsüz olduğunu kimsenin bilmesini istemiyordu kısaca… Her ne kadar, o gün bile on yaşındaki bir çocuk için fazlasıyla güçlü olsa da…
Ama bunun, kendisini sadece üzdüğünü de söyleyemezdi Zend. Çünkü antrenman yaparken, çalışırken, daha güçlü olmak için uğraşırken zorlanıyordu ve bu zorlanmalarda, Maddle’yi aklına getiriyordu bazen… Bu ona çalışması için ilham veriyordu, Maddle’yi kaybetmişti, ama birini daha kaybetmeyi göze alamazdı. Bu yüzden daha çok güçlenmeliydi, daha da çok güçlü olmalıydı ki, birini kaybetmek zorunda kalmamak için yapabileceği bir şeyler olsun… Eli kolu bağlı oturmasın, arkadaşlarından, değer verdiği kişilerin içerisinden birisi ona veda ederken.
Zend Maddle hakkında birkaç şeyi düşünmeye başlamıştı ki, Ranon’un sesi onu kendine getirdi tekrardan. ‘’Heh, büyüdün de benim tekniğimi mi öğreneceksin evlat?’’ diye sordu yaşlı varlık, bugüne kadar Zend’in, her duyduğu zaman bir şeyleri öğrenmesini sağlayan o sesiyle birlikte. Ranon’un sesini duymak genellikle Zend’i rahatlatıyordu, çünkü biliyordu ki, ne zaman bu ses onun kafasının içinde yankılansa, genç adam bir şeyler öğrenebiliyordu. Gelişiyordu ve güçleniyordu, Ranon, Zend ne zaman zorda kalsa onun yardımına gelmişti hep. Bir şekilde ona yardım etmişti, hiçbir zaman da Zend’i yarı yolda bırakmamıştı. Bu yüzden ona güveniyordu Zend hemen her konuda, eğer bir teknik öğrenip gelişebilecekse burada ona yardım edebilecek yegane kişi, tartışmasız bir şekilde Ranon’du. Zend’in gelişime en çok katkıda bulunmuş olan bu kişi, son zamanlarda Zend’in işleri kendi başına halletmesinin gerekli olduğunu söyleyerek ona fazla müdahale etmeyi reddetse de, Zend bugün olduğu yerdeyse eğer, bu Ranon sayesindeydi…
‘’Evet, bir sorun yok değil mi? Hehehe, yeterince büyüdüğümü düşünüyorum senin bir tekniğini kullanmak için. Hoş olur herhalde!’’ diyerek yanıt verdi genç adam, heyecanlı bir şekilde. Söz konusu olan teknik, Ranon’un keşfettiği bir teknik olunca Zend istemsizce heyecanlanıyordu, çünkü bu tekniğin yabana atılacak bir şey olmadığını biliyordu. Ranon’un ne kadar müthiş biri olduğunu en iyi bilen Zend’di, doğal olarak onun bulduğu bir teknik de müthiş olmalıydı, üstelik Gri Engerek ile konuşurken, Ranon, onun bu teknikte ustalaşabilmiş olmasına hayretle bakmıştı. Gri Engerek’e yukarıdan baksa da, o gün, onun güçlü biri olduğunu fark etmişti. Buna rağmen, onun beş yüz yılda Gecenin Parıltısı’nda ustalaşmasının hayret verici bir şey olduğunu düşünmüşse eğer, Gecenin Parıltısı denen teknik gerçekten de muazzam olmalıydı...
Yalnızca bunu düşünmek bile Zend’in kalp atışlarının hızlanmasına yol açmıştı. Böyle bir tekniğin onun gücüne son derece katkı yapacak olması garantiydi!
‘’Yani, sanırım sorun yok.’’ diyerek cevap verdi Ranon Zend’e. ‘’Sonuçta onu insanların öğrenmesini istediğim için açıklamıştım geçmişte, eğer öğrenebilirsen sana çok katkısı olur.’’ dedi devam ederken, daha sonra da tekniği açıklamaya başlamıştı. ‘’Tabii Gecenin Parıltısı, geçmişte öğrendiğin tekniklere benzemez. Öğrenmesi pek kolay olan bir teknik değildir, sor bakalım Gri Engerek’e, Gecenin Parıltısı’nı sadece öğrenmek için ne kadar zamanını harcamış, biz de öğrenelim bakalım.’’
Zend kafasını salladı hızlıca. ‘’Büyük Maızk, Gecenin Parıltısı’nı öğrenmek için ne kadar zaman harcamıştın sen?’’ Maızk ile konuşurken aralarında saygı olsa da, kelimelerini bu şekilde düzenlemiyordu Zend. Sonuçta onunla samimi olması gerektiğini düşünüyordu ve bu yüzden, kendisini sınırlandırmıyordu pek fazla. Normal bir arkadaşı ile konuşuyormuş gibi konuşuyordu Gri Engerek ile, dünyanın sayılı olan epey güçlü olarak görülen insanlarından biri ile…
‘’Yaklaşık üç yıl kadar.’’ diye cevap verdi Gri Engerek gülerek. ‘’Gecenin Parıltısı’nı kavramak pek kolay değildir, bu yüzden ilk meyvelerimi almam bile üç yılımı almıştı. Ancak değiyor, emin olabilirsin.’’
‘’Sadece birkaç belirti almak için mi üç yıl uğraştın yani?!’’ Zend’in gözleri açılmıştı aniden, Gri Engerek’in bir dahi olduğunu biliyordu, Pounz’daki en güçlü kişi olarak bile görülebilirdi belki de. Bu kişinin bile, bir tekniği kullanırken üç yılını harcamış olması Zend’i hayrete düşürmüştü… ‘’Bir de ustam, bu tekniği kullanmak için yeterli değil mi? Ne demiştin sen biraz önce Büyük Maızk?’’ diye sordu hızlı bir şekilde devam ederek.
‘’Evet, Hollis bu tekniğin inceliğini kavramak için yeterince çalıştıramıyor kafasını… O yüzden ona öğretmedim daha… Ama endişelenmene gerek yok, Hollis ile seni karşılaştırdığımız zaman, senin öğrenme ve kavramada olan yeteneğinin, onunkilere göre çok daha ileride olduğu gerçeği yüzümüze vuruluyor. Biraz önce söylediklerim doğruydu, biraz abartmış olsam da şaka yapmıyordum… Ek olarak ben, Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni öğrenirken hemen hemen bir yıl harcamıştım. Senin ise bunu bir saatte başardığını düşünürsek, aramızda muazzam bir hız farkının olduğunu görebiliyoruz. Yani benim üç yılda öğrendiğimi, senin üç saatte öğrenmen lazım aşağı yukarı, basit bir mantık bu. Tabii bunu sana benim öğretmemem daha doğru olur, Ranon’un kendisinden öğren bence, Gecenin Parıltısı konusunda onun eline su dökmem mümkün değil…’’ dedi adam. Zend’in, bu tekniği nasıl kullanacağını içten içe merak etmekteydi… ‘’Bakalım hangi yönde kullanacak, bu tekniği?’’ diye sordu kendi kendine, mırıldanıyordu. ‘’Bu teknik… Ona müthiş bir güç sağlayabilir.’’
***
1665
Magnec