bu nasıl bir bölümdür
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
165. Bölüm Kitap 2 - Final: Ölü Doğan Çocuk
''Fungyuoları hiç sevmem ve onlarla aram politikalarından dolayı hiç iyi değildir, bugün buraya gelmemin sebebi bir ay önce Ağaç'a yüklü miktarda maddi bağış yapmış olmalarıydı. Yoksa beni hiçbir güç Fungyuo Kralı'nın çocuğuna bir göz atmak için buraya getiremezdi, ama işin ucunda kendi kurduğun topluluğun yürümeye devam etmesi olunca iş değişiyordu. Neyse, buradayken Fungyuo İmparatoru şu an ne desem de anlamayacaktı, kendini senin ölmen gerektiğine öyle inandırmıştı ki, sanki sen ölmezsen onun için dünyanın sonu gelecekti. Bu yüzden pek bir çarem olduğu söylenemezdi, kesinlikle senin ölmene izin veremeyeceğim gibi Fungyuo İmparatoru'na ciddi bir şekilde saldıramazdım da. Onlar durduk yerde bir dünyanın üst sınıflarına yükselmeyi başaran ailelerden biri olmamışlardı, hem devlet adamlarının zekası, hem de askerlerinin gücü ve savaş taktikleri yeterince güçlüydü. Ekonomilerinden bahsetmiyorum bile... Her ne kadar açgözlü olsalar da, yetenekleri vardı. Ağaç'ı ve tüm müttefiklerini toplayarak Fungyuo'yu yenmem ancak mümkün olabilirdi, bunun için de bir gereksinim görmüyordum. Bu yüzden aptalı oynamak benim için en karlı seçenek gibi görünüyordu,'' Qouen Zend'e geçmişte yaşadıkları olayları bir yandan gösterirken, bir yandan da anlatmaya devam ediyordu. ''bu yüzden ben de gerekeni yaptım ve bir aptal oldum. Babanı bir illüzyonla kandırmak benim gibi bir İlah Seviye büyücü için çok da zor olmazdı, buradaki herkesi de tek başıma atlatabileceğimden, Fungyuo'nun güçlü adamları gelene kadar burayı çoktan terk etmiş olabileceğimden dolayı endişe duymadan konuşmaya daldım.'' dedi ve Fungyuo İmparatoru'nun karşısında olan kendisini işaret parmağıyla gösterdi.
''Ne büyük utanç ama...'' diyerek yüzündeki gülümsemenin solmasına müsaade etti yaşlı adam. Yüzünde herhangi bir oyunculuktan hiçbir iz yoktu. ''Bu çocuğun babasını bulmak için onun bir damla kanı bana yeterliydi ve bunu aldım, böyle bir yanlışlığı dışarıdaki herhangi birine anlatmayacağımdan emin olabilirsiniz. Ama bu çocuğun bir suçu yok... İzin verirseniz, onu acısız bir zehirle öldüreyim. Doğması onun hatası değildi, bunda hemfikir olmalıyız. Burada ona acı çektirmek gerçekten acımasızlık ve insafsızlık olurdu.''
Fungyuo İmparatoru birkaç saniye boyunca seğiren gözlerine ellerini bastırmıştı, adam her ne kadar öfkesiyle hareket etse de gerçekten kötü bir gece geçirdiği her açıdan belli oluyordu. Öyle ki, dişlerini fazlasıyla güçlü bir şekilde sıktığı için onları tekrar açıp da konuşmakta zorluk çekmişti. ''H-Haklısın, onun bir suçu yok...'' dedi ve renkli gözlerini acımasızca Zend'in üzerine dikti.
Bu sırada, yan taraftan kızıl saçları göğsünün üstüne kadar sıçramış kan lekeleri ile rengini birleştiren bir kadın, kolundan iki asker tutarken bu tarafa doğru zorlanarak yürüyerek ilerlemişti. ''Kralım, kralım, yemin ederim size ihanet etmedim...'' Kadın, askerlerin kendi kollarını bırakmasının ardından yavaşça yere düştü ve dizlerinin üstüne çöktü. Bu sırada Zend'in yanında, olayları gülerek seyreden Qouen'in yüzündeki gülümseme de tıpkı imparatorun yanındaki Qouen'inki gibi bir anda kül olmuş uçmuştu, adamın suratından pişmanlığın uzun ve güçlü, kaçılması imkansız olan kolları tarafından yakalanmış birinin ifadesi sezilmekteydi, Zend bir an için şok dalgalarıyla birlikte üst üste yaşadığı şaşkınlıklardan arınarak yanındaki yaşlı adam için üzülmüştü bile. O an karşısındaki çaresiz, aynı zamanda güçsüz bir şekilde yere çökmüş kadın için üzülmemek elinde değildi zaten. Kadının son derece büyük, yoğun bir kederle kaplı yüz ifadesini görmek, dünyanın en büyük işkencelerinden biri olabilirdi. Ve o an tahmin etmişti Zend, biraz sonra olacakları; yanındaki yaşlı adamın yüz ifadesinden... Bu kadın ölecekti... Üstelik, onun olmayan bir çocuğu doğurduğu düşünüldüğü için... Kendini bir anlığına onun yerine koydu. Bundan daha büyük bir acı olabilir miydi? Hem hain damgası yemişti, hem de tüm onurunu ve şerefini ayaklar altına alan bir suça maruz bırakılmıştı, bir kaçış yolu da yoktu...
Zend bile o an kendini kaybetmek üzereydi. Kadının ağzından dökülen, şaşkınlık ve aynı zamanda endişe, korku ve üzüntü taşıyan kelimeler bir insanın ne kadar kötü durumda olabileceğini gözler önüne seriyordu. Onun hiçbir suçu yoktu! O masumdu, kocasına ihanet etmemişti! Ama öldürülecekti! Üstelik herkes onu lanetli biri olarak hatırlayacaktı ve her an anısına saygısızlık edilecekti. Belki Fungyuo tarihinde anısı bile olmayacaktı. Kadın ellerini göğsünde birleştirdi ve adama doğru birkaç ürkek damlanın aşağıya, tıpkı o kadının hüznüne sahipmiş gibi atlamasıyla birlikte ilerledi... Sanki onlar da bu kadının içinde bulunduğu durumu fark etmişti... ''Ben, yemin ederim hiçbir şey yapmadım... Ben sana aşığım! Arkandan böyle bir şeyi nasıl çevirebilirim? Üstelik böylesine onursuzca bir şeyi asla yapmayacağımı bilmiyor musun, hayatım, lütfen...'' Kadının, masumiyetini kanıtlama çabası izleyen herkesi ağlatabilecek seviyede hüzünlüydü. Ama pişmanlıktan eser yoktu onun mavi gözlerinde, onun derin bir okyanusu andıran gözlerinde, sadece o uçsuz bucaksız okyanustan dışarı taşan damlalar görülebiliyordu, hüzünlüydü, korkmuştu ama pişmanlık duymuyordu, Zend Chibui Dağı'nda insanlarla karşı karşıya geldikçe birinin düşüncelerini onun gözlerinden sezmeyi öğrenmişti artık. Rahatça söyleyebilirdi, bu kadın utanacağı bir şeyi yapmamıştı. Herhangi bir hatası yoktu. Ama... Zend'in düşünceleri pek bir etki etmiyordu burada.
Fungyuo İmparatoru, kadın yanına dizleri üstünde yaklaştığı zaman ona sert bir tokat attı ve arkaya doğru yuvarlanmasına neden oldu, gözlerindeki kin ve nefret, görüşünü engelliyordu sanki. Dışarıyı göremiyordu...
''Hayır!'' Zend daha fazla müdahale etmeden bekleyebileceğini düşünmüyordu. Zaten bu düşüncesini de kendisine birkaç saniye içinde, kolunu kaldırıp yuvarlanan kadına doğru tuttuğunda ve kadının acısını hissedercesine bağırdığında kanıtlamıştı. ''O yeni doğum yapmadı mı, o henüz yaralı!'' O hiç yapmadığı bir şeyle suçlanıp yerde yuvarlanırken, Zend'in her an içi acıyordu sanki.
Zend'in bağırışına rağmen, etrafta bir kıpırtı olmamıştı. ''Onu kurtaracaksın değil mi?'' Zend içinde bulunduğu durumdan çıkmaya çalıştı ve yanındaki adama seslendi. ''Sen söylemedin mi? O benim annem değil, onun hiçbir suçu yok!''
''Ben...'' Qouen'in ağzı yüzyıllardır su almıyormuş gibi kurumuşçasına sessizleşmişti. ''O gün hatalıydım. Zend, iyi izle, iyi izle. Duygularını bırakmak mı istiyorsun? Yüzüme bak, kralın yanındaki bana bak. O gün yeterince duygusuzdum, fark edilmemek ve seni ele geçirebilmek uğruna o kadının ölümünü göze almıştım bile. Hatta o an aklımda, Fungyuo Kralı kadını öldürürken hızlıca seni alıp kaçmak bile vardı. Tekrar izleyince fark ettim, o kadar pislikçesine bir hareket yapmışım ki, bu aklıma geldikçe yüzüm kızarmadan edemiyorum. Ben, gelecekte umut vaat edecek olan birini kazanmak uğruna bu masum canın katledilmesine o an gözlerimi kapatmıştım bile...'' Qouen umutsuzca konuşurken, Fungyuo Kralı yanındaki yaşlı adama bakmıştı.
''Tanrı'nın Şefkati, bu çocuğun annesinin Fungyuo Kraliçesi olduğundan emin misin?!'' Adamın sesindeki tereddüt ve hafifçe titreyiş, onun da yaptığı şeyden emin olmadığını, ama gururuna yenildiğini belli ediyordu.
''Mm, kesinlikle.'' Kralın yanındaki adam konuştu. O konuştuktan sonra, Zend kendisini buraya getiren adamın, Tanrı'nın Şefkati Qouen'in yüzünü eliyle kapattığını ve bu anı görmek istemediğini gördü. Bu sırada, Fungyuo İmparatoru çoktan kılıcını çekmiş, kraliçeye doğrultmuştu bile. ''Erkek olursa Zend demiştik... Öyle olacak. Onun adı Zend olacak, Zend. Ölü doğan çocuk...'' İmparator konuşurken, karşısındaki kadının gözlerindeki ışık sönmüş, ölümü ve bu aşağılayıcı, gurur kırıcı yükü sırtlanmaya mecbur bırakılmıştı.
''Bu, benim tüm hayatımdaki en büyük utancımdı... Tam şu anda kral kadını öldürürken bir büyü yapıp seni kaçırma fikri vardı. Tam bunu yapacakken, bir daha hiçbir zaman kendimi affedememe neden olacak bu hatayı yapacakken, bana doğru bir uyarı geldi. Unuttuğum bir şeyi hatırlattı biri bana. Benimle konuşmadı, ama onun sesinin tonundan bunu anlayabilmiştim.''
Fungyuo İmparatoru'nun kılıcı hızlı bir şekilde kraliçeye doğru inerken, ani bir ağlama sesi duyuldu!
Ama bu ağlama sıradan bir bebek ağlaması değilmiş gibiydi, sanki bebek yaşadığını belli etmek için değil de üzgün olduğunu göstermek için ağlıyordu. Biraz önce dünyaya gelmiş olmasından sebep ince ve cırtlak olan sesi titrerken, sesli bir şekilde duygularını dışarı dökmesini sağlıyordu. ''Yapmayın!'' diyormuşçasına oradaki herkese, acılı bir şekilde ağlamasını sürdürüyordu.
''Bu yakarış, beni kendime getiren şeydi. O an o kadar kendimi kaybetmiştim ki, tamamen dünyada yukarı çıkmaya odaklanmıştım ve insanlığımı terk etmiştim. Onu duyduğumda ise... Bir anda dirilmiş gibiydim, bebeğin sesindeki ince ve keskin hüzün beni ürpertmiş, tüylerimin dikenleşmesine yol açmıştı. Ama çocuğun sesinden bir şeylerin oldukça ters gittiğini anlamıştım o an, masum bir canın iftiralar arasında yok olmasına göz yummuş olduğum aklıma geldi ve sadece birkaç saniye içinde ortaya çıkarak sonuna kadar bastıran pişmanlığı kucaklamıştım. Ama o beni kucaklamamıştı, beni sıkıca yakalamıştı ve sıkıyordu. Çünkü... Karşıma baktığımda hayatım boyunca bir daha unutamayacağım o görüntüyü; Fungyuo İmparatoru'nun kılıcının, çoktan kraliçenin omzuna inmiş olduğunu gördüm...''
''Ah!'' Kızıl saçlarını iyice kırmızıya boyayan kan, kadının omzundan yukarı yükselmeye başlamıştı çoktan. Kadının iki okyanusu, sanki tamamen gözlerinden dışarı akacaktı, ağlıyordu kadın, ağlıyordu. Hak etmediği bir şeyle karşılaşmış olmanın acısıyla, üzüntüyle ağlıyordu, hiç durmayacakmışçasına gözlerinden süzülüyordu küçük göz yaşları. Onun nasıl hissettiğini anlamanın imkansız olduğunu düşündü Zend, çünkü böylesine kötü bir durumla daha önce hiç karşılaşmamış olduğu için kendini şanslı bile hissediyordu, kendini onun yerine koyarak onu hissetmeye çalışsa da, kadının yüzündeki, sonsuz acının içinde boğulduğunu gösteren ifadeden onu anlamaya azıcık bile yaklaşamadığını görüyordu. Çocukken yaşadığı tüm olumsuzlukları birleştirse, tüm mutsuzluklarını toplasa, ailesiz doğmasından gelen tüm hüznünü birleştirse, bu kadının son bir saatte yaşadığı acı ve üzüntüye ulaşamazdı. Bunu biliyordu Zend... Bugüne kadar ettiği şikayetler için kendi kendine sinirlenmişti.
''Ben henüz sağduyumu geri kazanmıştım, ama kılıç onun birkaç hayati damarını birden kesmişti bile... Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım yine de...'' Qouen mırıldandı.
Bu sırada Fungyuo İmparatoru'nun yanındaki Qouen, elindeki karaltıyı tüm askerlerin üzerine bir anda atmış, bu büyüyle onları yutmuştu. Zend, Kral Modu'nu açmamış haliyle onun hareketlerini takip edemiyordu, onun son derece büyük bir hızı vardı ve birkaç saniye içerisinde, çoktan buradaki tüm askerler yok olmuştu. Qouen'in elindeki siyahlık, onların üzerine hızlı ve sert bir şekilde atılmış ve onlardan geriye bir şey bırakmamıştı.
''Bu-'' Fungyuo İmparatoru bu gece yaşadığı onca şeyin üstüne Qouen'in kendi askerlerini öldürdüğünü görünce, iyice delirmişti anlaşılan. Yüzünde garip bir ifade vardı ve neler olduğunu anlayamamış gibi görünüyordu. ''Bu Karanlık Stili! Sen Işık Büyücüsü değil misin Tanrı'nın Şefkati?!''
''Karanlık büyüsüne de sahibim, sekiz yüz bin kişilik bir orduyu ışık büyüsüyle mi dirilttiğimi düşünüyorsun?!'' diye kükredi, ardından da Qouen, kralın yanına doğru yaklaştı. ''Ben hem Tanrı'nın Şefkati, hem de onun gazabıyım!'' Yaşlı adamın da gözlerinde, hüzün ve öfke varmış gibiydi. Kendini şimdi o kadının yerine koymaya başladığı, o haksızlığı hissettiği belliydi. Bu da onu iyice dolduruyordu tabii...
Çok kısa bir süre içerisinde kral geriye savurulmuş, Qouen Zend'i yakalamış, kraliçeyi bir eliyle tutmuş, ortadan kaybolmuştu. Onun ortadan kaybolmasıyla birlikte Zendler de oldukları yerden başka bir yere geçiş yapmıştı bir anda, Zend gözlerini kırpıp tekrar açtığında etrafta kısa boylu ağaçların olduğu bir arazinin içerisindelerdi.
''Tanrı'nın Şefkati sen öyle söyledin ama Tanrılar şahidim olsun, ben kötü bir şey yapmadım...'' Kadın ölmek üzereyken, hala kendini inandırmaya çalışıyordu birilerine. Birinin ona inandığını görmek, muhtemelen onun en azından bir tesellisi olacaktı. Bunun için biraz önce kendisinin ölüm fermanını imzalayarak imparatora bebeğin annesinin o olduğunu söylemesine rağmen, bir umutla ona seslenmeyi bile göze almıştı. Ne yapsaydı ki, bir çaresi yoktu onun...
''Biliyorum, kraliçe, biliyorum.'' Qouen'in sağ gözünden küçük bir damla yaş süzüldü. Kendini tutamamıştı muhtemelen yaşlı adam, dayanamamıştı, kaybetmişti gözlerinin hakimiyetini ve o küçük göz yaşı, hızlıca akmıştı yüzünden aşağıya doğru. Yüzünde büyük bir utanç vardı, Zend bile bu sahneyi izlerken, gözlerine hakim olamamıştı zaten. Qouen'in pişmanlık içerisinde ağladığını gördüğü anda, kendisi de ağlayıvermişti. ''Farkındayım. Onun annesi siz değilsiniz zaten, babası da imparator değil.'' Qouen konuşurken, bir yandan da kadını Işık Stili ile iyileştirmeye çalışıyordu. ''Bunu yutun.'' diyerek yüzüğünden bir hap çıkardı ve kadına verdi. Kadın saçlarının yüzüne yapışmasını sağlayan kanı dudaklarının üzerinden hafifçe temizledi ve Qouen'in elindeki hapı yuttu. ''Bunlar beni iyileştirmeyecek Tanrı'nın Şefkati... Ben yaramı anlayacak kadar büyük bir büyücüyüm, büyünü boşa harcıyorsun. Üstelik burası Fungyuo Sarayı'nın dışında bile değil. Beni iyileştirmeye çalışırsan öleceksin, kaçamayacaksın. Kocam, yani imparator birazdan etrafa tüm birliklerini yollayacaktır. Çocuğu da al ve kaç, ölmesin buralarda. Onu doğurmak, pek de kolay olmadı.'' Kadının gözlerinden dökülen yaşlar biraz azalmaya karar vermiş olacak ki kadın hızlı bir şekilde ağlamayı kesmişti. Ancak tüm yüzü berbat bir biçimdeydi ve kendini kahretmişti, bitap düşmüştü genç kadın. Başına bunları getiren o çocuktu, ama yine de onun kaçmasını istiyordu anlaşılan. Kendi çocuğu olarak görüyordu onu, Qouen'in biraz önce onun annesinin bir başkası olduğunu söylemişti, ama yine de onu doğuran kişi belliydi sonuçta. Onu sahiplenmemesi elde miydi?
Bebek ağlamayı kesmişti. Gözlerini, sanki gözleri için onun rengini çaldığı gökyüzüne dikti. Göz bebekleri genişlemişti, hareket etmiyordu. Yüzünde ciddi bir ifade vardı ve herhangi bir bebek gibi ilgi beklemiyordu. Kafasında bir şeyler varmış gibi gökyüzünü izliyordu.
''Şuna bak, ne kadar da ciddi. Bir bebeğin bu kadar ciddi olduğunu görmemiştim hiç, insan onun içine başka birinin girmiş olduğunu sanıyor.'' Qouen bir yandan kraliçenin elini tutarken, bir yandan da onun son anlarında iyi hissetmesini sağlamaya çalışıyordu. Onu iyileştiremeyecekti, onu iyileştirebilirdi, ama bunu yapması üçünün de ölmesi anlamına gelebilirdi. Qouen'in dostları buraya çok uzaktı ve uzak mesafeli bir ulaşım büyüsü de en azından bir günlerini alırdı. Yani burada iki seçeneği vardı onun; ya kadını bırakıp bebekle birlikte kaçacaktı ya da onu iyileştirip bebekle ve kadınla birlikte yakalanacaktı. Burada biraz önce yaptığı hatanın bedelini ödemek için kalabilirdi, ama kraliçe onun ve bebeğin gitmesini istiyordu, çünkü biliyordu; eğer kalırlarsa o bebek ölecekti. Qouen sessizce mırıldandı. ''Özür dilerim, yaptığım büyük bir hataydı. Size... Gerçeği bilmeme rağmen size iftira attım...''
Kraliçe pek çok hisle dolu gözlerini Qouen'inkilere dikti ve Qouen, genç kadının bakışları altında adeta ezilmişti, Zend bunu onun yüzünü görmezken, sadece arkasından izlerken bile anlayabilmişti. Adamın tüm vücut şeklinden belli oluyordu bu.
''Bunun bir önemi kalmadı artık.'' Kraliçe gülümsemeye çalıştı ve yattığı yerden, yana doğru dönerek Qouen'in yere bıraktığı, hala gökyüzüne bakan bebeğe döndü. ''Tanrı'nın Şefkati, eğer ben onun annesi değilsem, imparator da babası değilse, o nasıl doğdu? O kimin çocuğu, neden burada, nasıl oldu bu? Nasıl bir günah işledim ben?..''
''...'' Qouen birkaç saniyeliğine sessiz kalmayı tercih etti. Daha sonra kendini zorladığını belli edecek şekilde konuşmaya başladı. ''O çocuk bir Raddha, kraliçe.''
''B-Bir,'' Kadının gözleri ardına kadar açılmıştı, bu gece daha fazla şey yaşayamayacağını düşünürken, bir sürpriz daha çıkıvermişti karşısına. ''Raddha mı dedin?!''
''Evet, kraliçe. Özür dilerim, ama bir güç, belki de Tanrılar, bu çocuğun bu zamanda doğması gerektiğini düşünmüş olmalı. Nasıl olduğunu bilemem ama o size ait olmamasına rağmen sizin hamile olduğunuz çocuk ile yerini değiştirmiş ve karnınıza geçip, birkaç ay boyu gelişimini tamamlayarak doğumu gerçekleştirmiş. Bazen, bir fırtınanın kopması için birkaç geminin feda edilmesi gerekebilir... Bu çocuğun doğabilmesi için, bir şeylerin feda edilmesi gerekiyordu. Üzgünüm, kraliçem. Bu fedakarlık sizden isteniyor... Ama hiç kuşkunuz olmasın, bu fedakarlığı sizinle paylaşacağım. Bu çocuk, aldığı bu canın, ikinci annesinin canının bedelini tüm dünyaya ödetecektir. Emin olun, onu ben yetiştireceğim. Öyle bir yetiştireceğim ki, gün geldiği zaman tüm dünya ile tek başına savaşabilecek seviyeye gelecek. Bunu yapacak!'' Qouen konuşurken, kraliçe bebeğe bakıyordu.
Bir anda, bebek kraliçenin yanında yattığı yerde, kafasını ona doğru çevirdi, minicik ellerini, kraliçenin kanlı ellerine uzattı ve onu tuttu. Bunu beklemeyen bir kadın vardı karşısında tabii ki, birkaç saat önce doğmuş olan bir çocuğun bunu yapmasını kim beklerdi ki? Kadın, bir gülümseme eşliğinde son nefeslerine doğru ilerliyordu. ''Görebiliyorum, onun gözlerini görebiliyorum. Geceden bile daha karanlık... Onun gözlerindeki gücü... Daha önce... Hiç görmemiştim...'' Bebek ile son bakışmalarını yaşarken, kraliçe sanki biraz öncekinden daha az üzgünmüş gibiydi. Etraftaki asker sesleri yaklaşıyordu, ama buna aldırmadı. Karşısındaki esmer, küçücük, şirin bebek ona minnetle bakıyordu, teşekkür ediyormuş gibiydi sanki. Konuşmayı bilse konuşacaktı, kraliçe bundan emindi. Tüm bilinci yerindeymiş gibiydi bu çocuğun...
''Tanrı'nın Şefkati, bu çocuk sana emanet o halde.'' Kraliçe Qouen'e çevirdi başını. Omzunu akciğerlerine kadar kesen kılıcın açtığı yaradan dökülen kan, artık yavaşlamaya başlamıştı. Bu bir işaretti, çok yakında göçeceğinin işaretiydi bu, artık dökülecek kan kalmamaya başlamıştı vücudunda. ''Adı Zend olacak. Bu benim hep çocuğuma koymak istediği bir isimdi. Ve Raddha olsa bile... En azından, Fungyuo adını da taşısın. O çocuk büyüyene kadar Fungyuo soyadını kullansın, Tanrı'nın Şefkati.''
Kadın, gökyüzüne doğru çevirdi kafasını. Konuşmaya çalışırken ağzından akan kanlar onu engellemişti. ''Evet, pek bir şey yaptığım söylenemez, ona annelik yapamıyorum bile, hem söylediğine göre sadece birkaç ay onu vücudumda misafir etmişim. Ama yine de annesi olarak beni tanısın, rica ediyorum. Ona bir saatliğine bile annelik yapmış sayılmam, ama bir anne olarak ölmek istiyorum ben, imparatorun diğer çocukları, öteki kraliçedendi. Benim hiç çocuğum olmadı, bu yüzden onun başka bir annesi olsa bile, yine de beni annesi olarak kabul etsin, olur mu Tanrı'nın Şefkati? Ne olursa olsun, onu ben doğurdum değil mi? O zaman bir parça bile olsa onun annesi olabilmeliyim... Günü geldiği zaman, ona beni anlatabilir misin?''
Qouen'in gözünden ikincil bir damla yaş daha süzülmüştü o anda. Konuşmasına izin vermeyince dudakları, yavaşça başını salladı. Kadın gözünün ucuyla bunu görünce, rahat bir şekilde nefes vererek gökyüzüne çevirdi tekrar bakışlarını. ''Hiç birlikte vakit geçirememiş olsak bile, seni seviyorum Zend, oğlum.'' dedi ve yavaşça gülümsedi.
***
Magnec