Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

157. Bölüm Şeytan!

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

Zend oturduğu yerden doğruldu ve hemen sesin geldiği yöne doğru, yani mağaranın giriş kısmına doğru baktı. Hemen hemen beş metre kadar ilerisinde, ellerini belinde birleştirmiş, yaşlı bir adam beklemekteydi. Saçları ağarmıştı ve kafasının üstünden boynuna kadar ulaşan, kalınca yarın izi Zend'in hafifçe içini ürpertti. Bu yara, belliydi ki uzun süre önce yapılan bir savaştan kalmıştı ve yaranın, yanından sıyrılıp geçiyor olduğu; adamın sağ gözü, diğerine göre biraz daha kapalıydı. Tıpkı Zend'inkiler gibi siyah gözleri, Zend'e şu an içerisinde hangi duygunun yüklü olduğu belli olmayacak bir şekilde bakıyordu. 

''Öz suyu mu? Bu sizi neden alakadar ediyor?'' Zend tehditkar bir şekilde konuştu. Bir öz suyu avcısıyla daha uğraşmak istemiyordu. Normalde Era hemen gerekeni yapardı ama şu an avlanmaya gitmiş olduğu için bu seferkiyle Zend'in bizzat ilgilenmesi gerekiyordu. Adamın yüzünü bir yerden gözü ısırıyordu ancak onu tanıyıp tanımadığını tam olarak bilmiyordu. Belli belirsiz bir şekilde onun siması zihninde oluşuyordu, ama Zend onu nerede görmüş olduğunu hatırlamıyordu. Özellikle o yara... Bir yerden çok tanıdıktı, sanki Zend daha önce onu görmüştü. Yine de buna takılmadı ve şu an içinde olduğu duruma odaklanmayı tercih etti.

''Sakin ol genç adam,'' Adam belindeki ellerini serbest bıraktı ve Zend'e doğru birkaç adım attı. ''izin ver de bir bakayım...'' Adam gözlerini kapattı ve aurasını, Zend'e de değecek bir şekilde yolladı. ''Vay canına, otuz beş tane onuncu seviyeden yüksek öz suyu var! O büyülü yaratığın buraya birçok öz suyu getirdiğinden haberdardık ancak bu kadar fazla olmalarını gerçekten beklemiyordum. Hey, neden onları paylaşmıyoruz? Büyülü yaratığının buraya gelmesi için en azından yarım saat daha var ve bu sürede seni rahatça öldürebilirim...'' Adam Zend'den daha tehditkar bir şekilde konuştu ve parıldamaya başlayan gözleriyle birlikte, elindeki yüzüğü belli edecek şekilde beklemeye başladı. ''Bunun anlamını biliyor musun? Bu bir Beyaz Taç yüzüğü ve ben, Dört Kudretli Krallık'ın içinde olan Renkli Yıldırım Krallığı'nın Beyaz Taçı'ndan geliyorum. Peki bunun anlamı ne biliyor musun? Ben Kral Modu'na sahibim demek, ve onu biraz önce aktifleştirdim. Onu kapatmamın iki yolu var, ya seni öldüreceğim ve ardından öz sularının tamamını alıp gideceğim ya da senin yerine bir büyülü yaratık öldüreceğim ve buradaki öz sularının dörtte üçünü alıp gideceğim. Hangisini tercih edersin? Bak, dörtte birini yine sana bırakıyorum. Sonuçta buradakilerin sadece çeyreği bile sana en azından yüz bin altın kadar kazandırabilecektir. Bu da senin ve ailenin en az birkaç sene daha rahatça yaşamanıza olanak sağlar. Hem onuncu seviyenin üstündeki büyülü yaratıklar kolay bulunmuyor, bulunanlar da kolay öldürülmüyor. Senin gibi küçük, şanslı bir çocuğun bunları elde edebilmesi de fazlasıyla imrendirici, gerçekten... Aslında seni öldürme isteği bile içimden fazlasıyla geçmiyor değil... Ama kudretli ben, eğer bu öz sularının dörtte üçünü bana verirsen kendimle savaşacağım ve seni canlı bırakacağım... Ah, bir dakika, bu gerçekten çok adaletsiz oldu! En iyisi bir de kolunu keseyim, eğer bunu istemezsen de bu öz sularının onda dokuzunu alayım, gerçekten adaletli oldu!'' 

Zend adamın kendine olan güvenine kahkahaları basacaktı ki, kendini tutmayı başarmıştı. Adam karşısındaki kişinin kim olduğunu ya da nelere sahip olduğunu bile bilmeden, kendine göre böyle bir karara varmıştı. Ama kalbinde, Zend şu an gerçekten son derece öfkeli ve üzgündü. Çünkü karşısındaki kişi bir Beyaz Taç üyesiydi, Beyaz Taç'ın ve Zend'in bir kardeşiydi! Ama o, insanların öz sularını çalıp onları öldüren, aşağılık biri olmuştu... Bu, bir Beyaz Taç kardeşi olarak Zend'in kendine kesinlikle yediremeyeceği bir şeydi! Beyaz Taç bu değildi, kimse böyle değildi orada, herkes işini hakkıyla yapardı! Zend daha önce Beyaz Taç ile hiç ilişkiye girmemiş birinin yerine koydu kendini. Bu kişi Beyaz Taç'ın bir üyesini böyle görseydi, ona lanet etmez miydi? Şüphesiz tüm Beyaz Taç kardeşlerine ve Beyaz Taç'a da lanet ederdi, onun gözünde Beyaz Taç'ın değeri eksilere düşerdi, Beyaz Taç'ın bu dünya üzerinden yok olmasını isterdi! Büyük ihtimalle bu gerçekleşmişti de, bu adam daha önce elbette Beyaz Taç ile ilişkisi olmayan birini soymuş, hatta öldürmüştü. Beyaz Taç'ın adına leke sürmüştü bu adam, tüm Beyaz Taç kardeşlerinin ismini kötülemişti! Zend kötülüğü kaldırabilirdi, affedebilirdi, eğer geçerli bir mazeret varsa hemen her şeyi kaldırabilirdi, ama bunu kaldıramazdı! Bunu yapan, Beyaz Taç'ın adına leke süren kişi, boğularak, yakılarak ölmeyi hak ediyordu! Öfkesi içinde gökyüzüne ulaşmak istercesine yükselip, alevlenirken, Zend sakin kaldı ve konuştu. ''Kusura bakma, onlar satılık ya da takaslık değil. Üstelik onlar, kesinlikle senin gibi şeref yoksunu birine verilmeyi hak etmiyor. Ölecek olsam bile, onları sana vermeyeceğim! Sen, hiç utanmıyor musun? Beyaz Taç'ın adını lekelerken?!''

''Hah!'' Adam kendine olan güvenini belli edecek şekilde güldü. ''Lütfen, senin gibi bir çocuk mu beni o öz sularından uzak tutacak? Velet, beni fazla uğraştırma ve çekil. Gerçekten, birini, özellikle senin gibi küçük yaştaki birini öldürmek istemiyorum. Hızlı olup kampa geri dönmeliyim, bugün en çok öz suyunu getirene daha çok yiyecek var! Hadi, kaybol ve o öz sularını bana tesl--'' 

 Adam konuşurken Zend sol elindeki yüzüğünü kaldırıp göstermiş, bir yandan da Kral Modu'nu aktifleştirmişti. Karanlık bir şekilde parlayan gözlerini karşısındaki adamın gözlerinin içine dikti ve içindeki öfkeyi daha çok bastırmamaya karar vererek kükredi. ''Beyaz Taç'ın adını lekelerken, yaşamaya utanmıyor musun?!'' Zend Savaş Tanrısının Heyecanı ile birlikte aktifleştirdiği Rüzgar Tanrısının Nefesi ile birlikte muazzam bir hız kazanmıştı. Adama ilerledi ve sol eliyle, atabildiği en güçlü yumruğu attı!  

Adam ani bir hava dalgasıyla birlikte geriye uçmuş yerde üst üste taklalar atmış ve sürüklenmişti. O, yüzüne sert bir şekilde gelen, fazlasıyla güçlü olan bu yumruğa karşı resmen tepki bile verememişti! Sadece hızlı da gelmemişti o yumruk, belki sesten bile hızlı olması bir yana, resmen dünyanın tüm ağırlığını taşıyormuş ve bunu onun yüzüne yansıtmış gibiydi, o güç de neydi öyle?! Adeta birkaç saniye boyunca düşünmesi dahi mümkün olmamıştı. Yüzü tamamıyla uyuşmuştu kanamaya başlamıştı, o an yüzünün var olduğunu hissedemiyordu bile... Ne olduğunu anlayamamıştı, yüzüne gelen o devasa saldırı, onun küçük bir böcek gibi hissetmesine yol açmıştı! Yere düşer düşmez, neyi kullanırsa kullansın yenemeyeceğini anladığı gence doğru bakıp konuşmaya çabalamıştı doğal olarak, ama başaramamıştı... Çünkü dilini de hissetmiyordu ve ağzını açıp konuşmaya çabaladığında, ağzından sadece saçma ve garip sesler çıkmıştı.

Adam elleriyle anlaşmaya karar vermiş olacaktı ki, hafifçe ayaklanmaya çalışmış ve avuç içleri Zend'e bakacak şekilde ellerini kaldırmıştı. 

Ancak Zend'in içindeki öfkeli kaplan, öyle kolayca sakinleşecek değildi!

Siyah saçları, batmakta olan güneşin kızıllığında dalgalanan genç, bir anda adamın önünde belirdi ve karnına, onun iç organlarını parçalayabilecek kadar güçlü bir yumruk savurdu. 

İşte bu, iki tane Tanrı Tekniği'nin farkıydı! 

Tanrı Teknikleri diğer tekniklerle karşılaştırılamazdı bile, diğer teknikler kişiyi güçlendirirken, Tanrı Teknikleri kişiyi adeta baştan yaratıyordu! Adam muhtemelen fazlasıyla çok sayıda teknik biliyordu, ama buna rağmen iki tane Tanrı Tekniği'nin gücü karşısında çaresizdi. Tek yapabileceği yenilgiyi kabullenmek olmuştu, onun kullanabildiği hangi hız tekniği Rüzgar Tanrısının Nefesi ile karşılaştırılabilirdi ki? Bu, bir çakıl taşı ile eşi bulunmaz bir zümrütü karşılaştırmak gibi olurdu, bu sadece Rüzgar Tanrısının Nefesi'ne hakaret olurdu!

Üstelik o gencin hızını artıran bir diğer etken de Savaş Tanrısının Heyecanı idi, o teknik Zend'e hem güç, hem de hız veriyordu! Adam karnındaki benzersiz acıyla birlikte, sulanmış ve kanlanmış gözleriyle karşısındaki kara saçlı, kara gözlü kişiye baktı. Onun şu anki hızıyla kim başa çıkabilirdi ki? Onun şu anki gücüyle kim başa çıkabilirdi? O, şu an tek kişilik bir ordu gibiydi!

Zend'in dudakları aralandı ve içindeki, Beyaz Taç'ın lekelenmesinden dolayı oluşmuş ve hala dinmemiş öfkesiyle birlikte konuşmaya başladı. ''Biraz önce kamp dedin değil mi? Peki hangi kamp bu, hadi, birlikte ziyaret edelim arkadaşlarını!'' Chibui'de birçok öz suyu avcısı vardı, bunlar kendi aralarında örgütleniyor ve topluca hareket ederek hem hayatta kalma olanaklarını, hem de öz suyu bulma şanslarını yükseltiyorlardı. Sonuçta ilaçların, iksirlerin ve büyülerin yapılmasını, enerji olarak yükselmeyi sağlayan bu öz suları için büyülü yaratıkları öldürmektense, büyülü yaratıkları öldürenlerden almak daha kolaydı. Zend bu kendi aralarında örgütlenen öz suyu avcılarının oluşturduğu en büyük gruplardan birine denk gelmek istiyordu şu an, tek amacı buydu. Eralkavender daha önce Chibui'de bazı yerleri dolaşmış olsa da, kendilerini gizlenme büyüsüyle gizleyen öz suyu avcılarını göremediği oluyordu. Ve büyük öz suyu avcısı grupları, genelde kendilerini gizlemek için büyük büyüler kullanıyordu. Bu topluluklar o kadar büyüyordu ki bazen, askerlere kafa tutabiliyor, bir bölgede hakimiyetlerini ilan edebiliyorlardı! Onlar için birkaç gizlenme büyüsü pek de zor olmamalıydı. 

Adam konuşamadığı için Zend'e onayladığını söyleyemedi ancak kabul ettiğini belli edecek birkaç parça inleme çıkarabildi. Bunun ardındansa hemen kalkmaya çalıştı ve titremekte olan vücudunu toplarlayıp, kan kusarak, Zend'in önüne geçti ve yürümeye başladılar. 

***

''Burası mı?'' Zend soğukça sordu, güneş tamamen batmıştı ve etraf karanlıktı. Birkaç tane büyük ateş yanan, birçok çadırın göründüğü bir yere doğru yaklaşmalarının ardından önünde zar zor yürüyen adama sordu. 

''E-Ev-vet e-efendim.'' Adam konuşmayı zar zor da olsa başarmıştı. Ağzından hala kan akıyordu, iç organları hiç iyi durumda değildi. Biraz önce bu bölgenin görünmesini sağladığı büyülü kağıdı titreyen elinde tutuyordu, bu bölge güçlü bir gizleme büyüsüyle korunuyordu ve bu büyülü eşya olmadan girmek imkansızdı. Tabii yüksek seviye biriyseniz, durum farklıydı.

''Tamam, şimdi burada bekle. En son seni gelip öldüreceğim, ve sakın kaçmaya çalışma, eğer kaçmak gibi bir yanlış yapmaya çalışırsan, seni yakalar ve günlerce ölmeyi dilemeni sağlarım.'' Bir duygu kırıntısı bile olmayan simsiyah gözlerini adama yöneltti ve büyük çitlerle kapalı alana doğru ilerlemeye başladı. 

''Hey, sen de kimsin? Yeni kölelerden biri mi?'' Bir adam, çitlerin kapısının olduğu yerde bekliyordu ve Zend'e bakarak konuştu. Zend yolda kapattığı Kral Modu'nu tekrar aktifleştirdi ve kapıdan kendine seslenen adama doğru ilerledi, Tanrı Tekniklerini bile açmadan, sadece Kral Modu'nun hızıyla elini dik bir şekilde onun göğsüne soktu ve onu, hızlıca çitin kapısına doğru fırlattı. 

Kapı, kendine çarpan yarı ölü haldeki adamla birlikte kırılmıştı. 

Bu kırılma sesiyle birlikte, şu an çadırda olan kişiler de Zend'in karşısına çıkmış, bu bölgenin meydanına doğru ilerlemeye başlamışlardı! 

''Velet, ne oluyor? Sen şu an Chibui'deki en büyük topluluk olan Hırsız Çağı'nın bölgesine giriyorsun ve biraz önce de Hırsız Çağı'ndan birine saldırdın, farkında mısın?!'' Zend'in karşısına çıkan iri yapılı adamlardan biri, kılıcını çekti ve ona doğru ilerleyerek konuşmaya başladı. 

''Burası Hırsız Çağı'nın yuvası mı?'' Zend etrafa bir göz attı. Görünüşe göre bu çadırlar oldukça uzağa kadar ulaşıyordu, burasının kalabalık bir yer olduğu belli oluyordu.

Bir anda arkadan esen bir rüzgar, birinin buraya geldiğini belli etti.

''Bir haftadır Chibui'de gezinip duruyordum, Hırsız Çağı'nı bulamamıştım. Hakkınızı yemeyeyim, gizleme büyüleriniz gerçekten etkileyiciymiş.'' 

''Era, sen dur. Bunlar hakkında gerekeni ben yapacağım,'' Zend elini yana doğru kaldırdı ve arkasından gelen büyülü yaratık ortağına seslendi. ''bu sefer sıra bende.'' 

''Hahaha...''

''Hah! Sıra ondaymış!''

''Hahahaha, küçük adam gerekeni yapacak demek! Karşında kaç kişi var, biliyor musun? Hırsız Çağı'na bulaştıysan öldün demektir, büyülü yaratığın olması bunu değiştirmeyecek!'' 

Gelen gülüşmeler ve alaylar, birkaç saniyede Zend'in sinirini bozmayı başarmıştı. Normalde böyle şeyleri kafaya takmazdı ama şu an Beyaz Taç da söz konusu olduğu için tedirgin ve rahatsızdı. ''Öyleyse ölümlerinizi hazırlayacağım! Nerede çürümek istiyorsanız orada kalın, gelip sizi orada öldüreceğim!''

***

''AH!''

''Hayır, BACAĞIM!'' 

''NELER OLUYOR BÖYLE?!'' 

Yirmi dakika önceki bağırışların yerini artık ağlayışlar ve çığlıklar almış durumdaydı...

Bacağı kopanlar, kolu kopanlar, vücudu delinenler, çaresizce düşüyor ve ölmeyi bekliyorlardı! 

Zend, tokası düşmüş bir şekilde açık saçlarıyla bir o yana, bir bu yana ilerliyor, gördüğü ilk kişinin canını çıplak elleriyle alıyor ve bir başkasına geçiyordu! 

''Lanet hırsızlar, birliğinizin ismi bile aptalca!'' Zend üzerine gelen ok ve kılıçlardan sıyrıldı, ona birkaç tane büyü yollamış olan, sarışın bir kadına doğru hızlıca ilerledi ve kadın daha hareket etmeye fırsat bulamadan, kollarıyla onun başını sararak sertçe çevirdi.

Kan kokusu, havaya yayılmaktaydı... Daha fazla kan, kemikler, kafalar, kollar! Her şey etrafta uçuşuyor, Zend'in girdiği yerden yukarıya, yanlara fırlıyorlardı! 

Rakipler en azından beş yüz kişiydi, Zend şu zamana kadar onların hemen hemen yarısını katletmiş olsa da sayıları hala fazlasıyla yüksekti. Ama fark etmeyecekti, onların sonuncusu da ölene kadar, Zend asla durmayacaktı! Üstelik, öldürdüğü kişiler arasında bazıları da tıpkı Zend'in mağarasına gelen adam gibi, Beyaz Taç'a üyeydi! 

Ama Zend, onları öldürürken bir saniye bile tereddüte düşmemiş, merhamet göstermemişti! Çünkü onlar, Beyaz Taç'ı kirletiyorlardı, ölümü diğerlerinden daha çok hak ediyordu hepsi!

''Hepiniz, geberin!'' Zend önüne çıkan birini daha kolundan tutup diğer birinin kendine yollamış olduğu kılıcın önüne geçirdi ve oracıkta can vermesini sağladı, hepsi birbiri ardına düşüyordu! 

Zend'in keskin sezileri, hasar almasını engelliyordu. Üstelik ona ulaşan saldırılar bile, genellikle onun dayanıklılık tekniğine takılıp kalıyor ve Zend'e hiç hasar vermiyordu. Sonuçta onlar öldürme isteği ile yollanan saldırılardı, Zend'in tekniği hemen aktifleşiyordu. Sadece Zend'den seviye olarak oldukça yüksek olan kişiler ona zarar vermeyi başarabiliyordu, zaten neredeyse hiç hasar almamasına bakılınca da, o kişilerin Zend'e zarar verme imkanlarının olmaması da doğaldı.

Zend'in, uzun zaman boyu vermiş olduğu emekler, artık geri dönmekteydi! Şu an etrafındakileri biçerken, Zend bunu direkt anlamıştı. O uzun zaman boyunca uğraşmış, acı çekmiş ve çaba göstermişti. Tabii ki bunlar karşılıksız kalmayacaktı, şu an her yere saçılmış cesetler de bunun en büyük kanıtıydı zaten! Zend, onların içine dalıp yok etmeye başladığı zaman, gerçekten heyecanlandığını hissediyordu! Kafasının içinde dönüp duran fikirler, savaşta iyice hızlanıyordu. Bu, sadece Savaş Tanrısının Heyecanı'nın etkisi olamazdı! Savaş Tanrısının Heyecanı'na birkaç dakika önce seviye atlatmış olsa da, bu, sadece bir teknik değildi! 

Savaşmak, onun kanında vardı!

Öldürmek, onun kanında vardı!

Kazanmak, onun kanında vardı!

''Kan... Yağmur gibi yağıyor!'' Zend sevinçli bir şekilde etrafındaki saldırıları savuşturarak kıvrak adımlarla rakiplerine ilerlemeye devam etti. Sadece öfkeli olduğu için savaşmıyordu, savaşmayı sevdiği, ek olarak doğru bir şey yapıyor olduğunu düşündüğü için savaşıyordu!

''Ne oluyor böyle?!'' Hırsız Çağı'nın hayatta kalmış üyeleri, en az beş yüzden, yirmiden aza inmelerine bakınca korkuya kapılıyorlardı! ''Bu adam da kim?! Herkesi öldürdü!'' 

''Bırak, kılıcını bırak! Eğil ve affedilmek için yalvar! Belki... Belki o bizi hayatta bırakır...''

''Lordum! Bizi köle olarak alabilirsiniz, bizi satabilirsiniz, sizin için her şeyi yaparız... Ama... Ama... Lütfen, bizi öldürm--'' 

''Kapa çeneni!'' Önünde yerlere kapanmış olan bir öz suyu avcısının kafasını, fazlasıyla yorulmuş ayağıyla parçaladı Zend. Karşısında artık en fazla on beş kişi vardı, onlar da korkuyla geri çekiliyor, af ve bağışlanma diliyor, hayatta kalmaya çalışıyorlardı! 

''Siz de öleceksiniz!'' 

''Hadi, geberin!'' 

''Kim?'' Yüzlerce arkadaşı gözlerinin önüne öldürülen bir öz suyu avcısı, kendini geriye atmıştı. Karşısındaki, kapkara saçlı ve gözlü, saçları seri hareketlerini arkadan izleyen, önüne çıkanı acımasızca öldüren gence, dikkatle baktı. ''Kim, o şeytanı buraya aldı?!''

***

Zend derin bir nefes aldı... 

Etrafında, Hırsız Çağı'na üye olan sadece bir kişi kalmıştı artık, o da daha önce Zend'in mağarasına gelmiş olan adamdı.

Tabii ki etrafında başka canlı insanlar da vardı, öz suyu avcıları tarafından kaçırılan ve satılmak üzere bekletilen insanları da kurtarmıştı biraz önce, Hırsız Çağı'ndakiler sadece öz suyu çalmıyor, ek olarak insan da çalıyordu. Üstelik bu insanların arasında, on yaşındaki bir çocuk bile vardı...

''Lanet herifler...'' Zend bitkin bir şekilde kendini bıraktı. Karşısında bir ceset ordusu vardı artık, yerde, ayak basacak yer yoktu. ''Beyaz Taç'ı bile emellerinize alet etmeyecektiniz...'' Kini ancak dinmişti onun, o kadar can, ancak onun kinini dindirebilmişti. 

''Ah, neredeyse unutuyordum...'' Zend doğruldu ve kampın girişine doğru gitti. Era uzanmış yatıyor, diğer Beyaz Taç ve Hırsız Çağı üyesi olan adam ise, korkuyla titriyordu. ''Şimdi senin cezanı verme zamanı!'' 

Zend ona acımasız bir şekilde baktıktan sonra, adamın göz kapakları titremeyi sürdürüyordu... Zend iki elini de gökyüzüne doğru tuttu. ''Buradaki diğer Beyaz Taç üyelerine bu ayrıcalığı tanıyamadım, arada kaynadılar... Ama sen, tabii ki buradaki diğer kişiler gibi ölmeyeceksin. Sen, Beyaz Taç'ın adına leke süren kişilerin bizzat başında geliyorsun! Senin ölmün, diğerlerinden çok farklı olacak...'' Zend gözlerini kapattı ve göbeğindeki Ki havuzundan, ellerine doğru uzayan mavi iplikleri hayal etti. 

Bu sırada, adamın ağzından dökülen kelimeler, Zend'in kulağına ilişti. ''Seni... Seni şe--'' Adam konuşmaya çalıştı ama kustuğu kan yüzünden konuşması yarıda kesildi.

Büyüsü oluşmaya başlarken, Zend hafifçe mırıldandı: ''Hatırlıyorum...'' Adamın yüzüne dikkatli bir şekilde baktı. O yara izi, o yara izi, şu an o yara izini hatırlamıştı! Ellerindeki büyüyü bıraktı ve büyülerin hızlı bir şekilde, adamın kafası ile yüzüğü taşıdığı koluna ulaşmasına izin verdi. ''Yaşlı adam, demek o zaman bana bu yüzden şeytan demiştin...'' 

***

2531