eline sağlık
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
151. Bölüm Yoksa...
Zend Ranon'un tam olarak mağaranın içine girip, daha sonra da dumanlara bürünüp yok olmadan önce söylediği şeylerle birlikte kafasını yavaşça sağ tarafa doğru çevirdi. Biraz önce Ranon'un yaptığı şey uzun kamandır sık sık yapmış olduğu bir şey olduğu için onu pek umursamadı, büyük ihtimalle çoktan Zend'in Kadons'undaki yerine dönmüştü bile. Bu artık Zend için şaşırtıcı bir şey olmaktan çıkmıştı.
Zend kafasını doldurmuş olduğu, şu an etrafındaki her bir yandan uçuşan Büyü Dili sözcüklerini zihninden temizlemek için hafifçe kafasını salladı ve odaklandı. Güneşin ona yolladığı ışıklardan kaçınabilmek için elini gözlerine siper etti. Karşısında, gözleri ardına kadar açılmış biri duruyordu, tanıdık biriydi bu, Zend uzun zamandır onunla karşılaşmamış olsa da onu hemen tanımıştı.
Uzaktan bakıldığında beyaz sanılabilecek kadar sarının açık tonlarındaki, beline kadar zarifçe inen saçlara sahip olan bir genç kız, Zend'e şaşkınlıkla bakıyordu. Kızın üzerinde dizlerinden küçük bir miktar yukarıda kalacak bir şortu vardı, daha doğrusu şort sayılabilir miydi, tartışılırdı. Çünkü oldukça uzundu. Üzerinde ise bemeyaz kollarını açıkta bırakacak şekilde dikilmiş bir kıyafet vardı, bu kıyafet kızın oldukça ince olan belini sarmıştı ve şortunun başladığı yerde bitiyordu. Biraz yukarı doğru çıkıldığındaysa, genç kızın epey büyüdüğünü belli edebilen göğüslerine varıldıkça genişliyordu bu kıyafet, doğal olarak. Genel olarak narin bir görüntüye sahipti, vücudu artık bir kız vücudu değil de, bir kadın vücudu olarak görülebilecek seviyedeydi. Tabii buna en çok katkı sağlayanlar ise belliydi, onun vücuduna yandan bakıldığında bu etkenleri kapsamlı bir şekilde görebilirdiniz.
''Emma!'' Zend güler yüzlü bir şekilde seslendi Emma'ya, birkaç yıldır görmediği, arkadaşı sayılabilecek birine sert bir şekilde görünmek istemediği için oldukça sıcak olmaya çalışıyordu. Sonuçta onların ilk tanışmalarında, Emma'nın ailesi Zend'i öldürmek isterken, orada Zend için yas tutan tek kişi Emma idi. Onu kurtarmak için daha o kadar küçükken aldığı riske bakılırsa, zaten eskiden de Emma'ya kanı ısınmıştı. Kurtarmak için hayatını tehlikeye attığı ilk kişi de oydu zaten.
''Ah, Zend!'' Emma gözlerini Zend'in şu anda çıplak olan gövdesinden aldıktan sonra çocuğun gözlerine bakmayı akıl etti. ''Ne yapıyorsun?'' Aklını toparladı ve konuşabilmeyi başardı genç kız. Zend ile aşağı yukarı dört yıldır hiç görüşmemişti ve onun hala Chibui'de olduğunu bilmiyordu. Şu anda kalbi dört nala koşmaya başlamıştı, çünkü karşısındaki kişi, en son gördüğü; kampta Fozre Ailesi'nin büyücülerini ve savaşçılarını soğuk kanlılıkla öldüren, birkaç saniye içerisinde seviyeleri hiç de düşük olmayan ve Tigrund Ailesi'nin askerleri olmasa da gençlerini rahatça yenmeyi başarabilen kişilerle başa çıkabilmiş kişi değildi. En azından dış görünüş olarak, oldukça farklıydı. Saçları şu an oldukça uzamıştı ve Zend geceden daha koyu olan saçlarını kafasının arkasında toplamıştı. Boyu Emma'nın onu en son gördüğü haline göre çok daha uzamıştı ve gözleri, yıllar öncesinde onu en son görüşünde olduğu gibi duygusuz bir şekilde etrafı süzüyordu. Yüzü gülümsüyordu, ama gözlerinin içinde bir duygu kırıntısı bile yoktu. Bunu, onun gözlerini daha yedi, sekiz yaşlarındayken çeşitli duygularla dolu halde görmüş olan Emma rahatlıkla söyleyebilirdi: Bu gözlerde... Hiçbir şey yoktu.
Buna pek şaşırdığı da söylenemezdi Emma'nın; zira Zend'in Fozre Ailesi'nden gelen kişileri hiç beklemeden katledişini izledikten sonra, Zend hakkındaki hiçbir şey onu şaşırtamazdı. ''Merhaba!'' Neşeli bir şekilde selam verdi, gülümseyerek.
''N'aptın? Hala Chibui'de miydiniz siz?'' Zend önce Emma'ya, daha sonra da arkasındaki, Zend'in daha önce birkaç kere görmüş olduğu, hatta Tigrund malikanesinden çıkarken muhatap olduğu, Emmaların kampında bulunan, Zend ile birkaç kez göz göze gelmiş; bir konuşma başlatmaya çalışmış ama ciddi bir şekilde konuşamamış, Emma'nın kardeşi olan siyah saçlı ve tıpkı Emma gibi en derin okyanusları andıran buzlu, mavi gözlere sahip kıza, hatırladığına göre Lenia'ya bakarak konuştu. Onun yanında da Emma'nın bir kardeşi daha vardı, ama Zend onun ismini hatırlayamamıştı. Elinde değildi, önemsemediği insanların ismini hemen unutuyordu. Şu an Emma'nın yüzünde çekingen bir ifade olmasını beklerdi, sonuçta Zend ile son karşılaşmalarında Zend acımasız bir şekilde Fozre Ailesi'nin adamlarını öldürmüştü. O manyak adamla geçirdiği son gün o zamanlarda olduğu için o günlerde içindeki merhamet oldukça az bir durumdaydı, bir de o, Fozre Ailesi'nden gelen çocuk kendisini kışkırtınca... Olacakları engelleyememişti, zaten engellemek gibi bir amacı da olmamıştı gerçi... Ustasıyla birlikte gerekeni yapmışlardı. Pişmanlık duymuyordu bundan, doğru olanı yaptığına inanıyordu.
''Evet, kapının bir sonraki açılışına kadar buradayız, kardeşlerimle birlikte. Sen ne zamana kadar buradasın? Biz konuştuktan sonraki gün gidip, dört yıl boyunca bize hiç haber vermedin... Oh, güçlenmiş görünüyorsun!'' Emma'nın mavi gözleri hafifçe kapanıp, daha sonra Zend'in vücudunu yeni görüyormuşçasına tekrar açılarak genç kız sanki Zend'in bedenine ilk kez odaklanıyormuş izlenimi verdi dışarıya, bunu Emma'nın bilinçli olarak yaptığı çok açıktı.
''Ben de kapının bir sonraki açılışına kadar buradayım!'' Zend samimiliğinden taviz vermeden devam etti ve sağ kolunu hafifçe sıkarak göğsünün önüne çekti. Hemen kendini belli eden kol kasları, insanların ilgi odağı olmuştu bile. ''Eh, çalışıyorum işte!''
''Yalnızca çalışıyor musun?'' Emma kafasını yavaşça sola eğerek sordu. ''Bence sen insan üstü bir güçle çalışıyorsundur. Hatta en azından on dört, on beş ya da Dünya Seviyesi'ne girmişsindir bile. Yanılıyor muyum? Konu sen isen, hiç beklemediğim şeyleri bile bekliyorum. Hatta Ejderha Seviyesi'ne varmış olsan bile şaşırmazdım.'' Kızın ahenkli sesi, rüzgarla oynaşarak Zend'in kulağına kadar ulaştı.
Zend içinden gülmeden edemedi. Ne Dünya Seviyesi, ne Ejderha Seviyesi! O sadece yedinci seviyedeydi... Onun çalışma stili seviye atlamaya yönelik değildi ki... ''Aslına bakarsan,'' Zend biraz durakladı. ''yedinci seviyedeyim...''
''Yedinci seviye mi?'' Emma'nın gözleri, biraz öncekine göre daha büyük bir şaşkınlık içeriyordu şu an. Zend'i kendinden çok daha yukarıda görüyordu. O, dört yıl önce, küçücük yaşına rağmen bir grup büyücü ve savaşçıyı yenerken hiç zorlanmamıştı. Hem de o büyücü ve savaşçılar en azından yedi, sekizinci seviyeydi, daha üstü de vardı. Buna rağmen onları öldürmekte hiç güçlük çekmemişti bu çocuk, onların hepsi, Zend'in hızına yetişemeyip, yüksek seviyeli bir teknik ya da büyü bile aktifleştirmeye fırsat bulamadan öteki dünyayı boylamışlardı. Üstelik o Rüzgar Tanrısının Nefesi ve Savaş Tanrısının Heyecanı gibi iki tane Tanrı Tekniği'ni başarıyla kullanabilmişti. Dolayısıyla sadece o zaman bile Zend'in onuncu seviyeden yüksek olduğunu düşünmek mantıksız değildi. ''Söylemek istemiyorsan zorla söyletecek değilim tabii,'' Kız yavaşça başını aşağı eğdi ve mırıldandı. Biraz hayal kırıklığına uğramış gibi görünüyordu, neden Zend'in ona seviyesini öylece söyleyeceğini düşünmüştü ki? Sonuçta artık herkes rakip değil miydi? Sadece, Zend gibi, daha önce Emma'nın ona açıkça düşman olmadığını belirttiği ve ona yetişmeye çalışacağını söylediği, her zaman ailesinin dostu yapmaya çalışacağı birinin ona sadece seviyesini bile söylememesi onu birazcık kırmıştı.
''Yo yo, gerçekten yedinci seviyedeyim. Ciddiyim bak!'' Zend ellerini iki yana açtı ve doğru söylediğini belirtmek istercesine konuştu.
''Yedinci seviye mi? Hadi ama, bu nasıl gerçek olabil--'' Emma konuşuyordu ki, Zend'in kollarını kaldırıp genel olarak ince bir hale girmesiyle birlikte konuşacağı her şeyi yuttu. Zend'in arkasındaki, mağaranın bir duvarına yaslanmış vaziyette duran, Zend'in boyundan biraz daha kısa olan, hayret verici bir nesneye bakakaldı! O da neydi öyle!
Zend, karşısındaki insanların hep birden bakıp da böyle korktuğu, göz kapaklarının yırtılırmışçasına açıldığı şeyin ne olduğunu görmek için onların baktığı yere, yani arkasına doğru yavaşça döndü.
'Bunu unuttum!' diye geçirdi içinden, ağır kılıcını yüzüğünden çıkarmıştı biraz önce, daha sonra da aklına Maddle ile ilgili olan anıları gelince onu tekrar yüzüğüne yerleştirmeyi unutmuştu. 'Doğru ya!' diye düşünerek devam etti.
Ağır kılıcı, simsiyah gövdesine gelen tüm ışıkları yutarak etrafı adeta karartmakataydı. Herhangi bir parlaklığı yoktu, sert bir kibirle etrafa yaydığı enerji, etrafındakilerden üstün olduğunu bağırıyordu resmen, bu enerjiyi onun olduğu kıtada olan her insan ya da büyülü yaratık sezebilirmiş gibiydi.
''Bu... Bir ağır kılıç mı?!'' Emma şaşkın bir şekilde Zend'e doğru ilerledi ve konuştu. Arkasından Lenia ve diğer erkek de geliyordu. Üçünün de hissettiği duygulardan en baskın olanları, hayranlık, arzu ve şaşkınlık iken, üç çift gözden bir tanesi bile, o an ağır kılıçtan alınıp başka bir yere bakmak için kullanılamıyordu.
''Evet.'' Zend bir nefes verdi.
''Daha önce ağır kılıç görmüştüm, hatta Tigrund Ailemizin bile birkaç tane ağır kılıcı var ama hiçbiri bunun gibi değildi! Bu, sanki ayrı bir dünyadaymış gibi! Bunu nereden aldın, neyden yapılma bu! Enerjisi ta buradan bile hissediliyor, ben de beni rahatsız eden şey de ne diyordum!'' Emma'nın arka tarafında kalan erkek kardeşi, şaşkınlığını gizleyememişti. ''Bunu hangi usta yapabilmiş?! Ben seni Funguyo'dan sanıyordum, Yama Ailesi'nden falan mısın yoksa?''
Zend bakışların, ağır kılıçtan kalkıp yavaşça kendi üzerinde toplandığını fark etti. ''Hayır, bu kılıcı ustamın bana verdiği bir büyülü eşya ile oluşturdum, bir Zehirli Güneş Akrebi'nin kuyruğunu kullanarak. Öyle çok zor bir şey değildi, büyütmenize gerek yok yani. Yama Ailesi'nin bir üyesi değilim; hatırladığın gibi Fungyuo Ailesi'nin içindeyim ben.''
''Bu ağır kılıcı mı oluşturdun?'' Görünüşe göre Emma'nın da söyleyecek şeyleri vardı, kız eğilip heyecanlı bir şekilde ağır kılıcı izliyordu, onun büyüsüne kapılmış gibiydi. Bir anda doğruldu ve Zend'in gözlerinin içine bakarak: ''Yama Ailesi'nin teknikleri olmadan bu ağır kılıcı nasıl kullanabileceksin ki? Yeryüzünde bir ağır kılıcı kullanmayı başarabileceğin tekniklerin tamamı Yama Ailesi'nde. Ve bu teknikleri de dışarı vermediklerinden eminim, kardeşimin de dediği gibi bizde de bir ağır kılıç olmasına rağmen nesillerdir Tigrund Ailesi'nden kimse o kılıcı kullanamamıştı, bir ağır kılıcı savaşta kullanabilmek neredeyse imkansız, buna tek çareyi bulan da Yama Ailesi. Sen bunu nasıl kullanmayı düşünüyorsun, Zend?'' Genç kızın uzunca olan kirpikleri durgun bir suya yavaş bir şekilde düşen bir damlanın oluşturduğu dalga misali hafifçe dalgalanarak yukarı doğru çıktı.
Zend: ''...''
O an aklına ne söylemesi gerektiği gelmemişti Zend'in, böyle bir durumda Ranon'dan bahsedemezdi, Ranon'un ona gösterdiği teknikten bahsetmesi da en azından Ranon'u direkt olarak söylemesi kadar olanaksızdı. Yama Ailesi'nden bir teknik aldığını falan mı söylemeliydi? Hayır, böyle söylerse yalan söylemiş olacaktı ve gelecekte bu yalanı açığa çıkabilirdi, hem böyle ciddi bir konuda söyleyeceği şeylerde çok dikkatli olmalıydı. Yalan söylerse ya tüm haysiyeti zedelenmiş olurdu ya da içinden çıkamayacağı durumlarda bulurdu kendini.
''Bir yol bulurum onu kullanmak için.'' diye geveledi yavaşça. ''İmkansız değildir herhalde.''
''Evet, bulacağına eminim.'' Emma gülümsedi. Yüzünde, Zend'in bunu gerçekten başaracağına dair bir şüphe tanesi bile yoktu, Zend'e güvendiği her halinden belli oluyordu. ''Eğer sensen bunu yapacaksındır. Neyse, bunu kaldırabiliyor musun?''
''Henüz kaldıramıyorum...'' Zend küçük bir utançla konuştu. ''Ama kaldıracağım tabii.''
''Anlıyorum...'' Emma da başını salladı, sol kulağının üstüne düşmüş olan bir tutam saçını usulca kulağının arkasına yollamıştı. ''Kullanacaksındır tabii.''
Emma devam etti, hala Zend'e odaklanmış bir şekilde devam ediyordu. ''Ama benim merak ettiğim bu değil, merak ettiğim; o kadar zamandır seviye atlamadın da, Chibui Dağı'nda ne yaptın? Kendini nasıl güçlendirmiş olabilirsin? Bunu yaptığına şüphem yok, eminim şu an dünyadaki bizim güçlü olarak gördüğümüz pek çok kişiyle savaşabilecek kapasitedesindir, sen Gri Engerek'in temsilcisisin zaten, güçsüz olman imkansız. Üstelik sen, Zend'sin.'' Emma ellerini göğüslerinin arasında kavuşturdu. ''Benim yetişmeye çalışacağım kişi, asla güçsüz olamaz, Zend, asla güçsüz olamaz. Belki hiç ulaşamayacak olsam da, hayallerimde, ona ulaşmış ve onunla birlikte olacağım.'' diye devam etti, ama bu sefer daha sessizdi. Yanakları kızarmıştı, teni oldukça açık renk olduğu için Omzundan aşağı, yüksek bir şelaleden akarcasına ulaşan saçları onun başını eğmesiyle birlikte biraz biraz sağ omzunun önüne doğru ilerledi.
Bu mesajın anlamını gayet açık bir şekilde anlayan Zend de kızarmaya başladığından haberdardı. O şu an iradesi muazzam derece kuvvetli olan biriydi, bir savaşçıydı, gerek Ranon, gerek Hollis ve gerekse o manyak adam tarafından türlü türlü zihinsel ve bedensel eğitimlere sokulmuştu; lakin bir kız ona bu cümleyi kurduğunda kendin utanmaktan alamıyordu. Şanslıydı ki, çok belli olmasa da esmer bir teni vardı ve kızardığı hemen belli olmuyordu, böyle durumlarda avantajlı bir konumdaydı. Hızlı bir nefes aldı ve gözlerini yukarı doğru çıkararak kafasını dikleştirdi.
''Ustan nerede peki?'' Emma konuyu değiştirdi. Zend'i sıkıntılı bir duruma girmekten kurtarmıştı, genç adamın sorun yaşamasını istemezdi.
''Ustam da...'' Zend konuşmaya başladı hemen, biraz önceki durumundan çıkabildiği için oldukça mutluydu. Tam konuşurken, aklında vereceği bir cevap olmadığını fark etti. Ne diyecekti ki? Ustası nereye gitmişti?
En son, Hollis ile ayrıldıklarında mührü nasıl çözeceklerini Ranon ikisine anlatmıştı, daha sonra da Ranon Hollis'in gitmesi gerektiğini söyleyerek onu göndermişti, Venda Zend için adam yolladığında Hollis'i de görürse sıkıntıları büyürdü çünkü. Ama nereye göndermişti ki? Zend bunu şu ana kadar hiç düşünmemişti, o dönemlerde Sanzirnalarla birlikte bir Kutsal Seviye büyülü yaratığı yakalamaya çalışmışlardı, ustasını kurtarmaya odaklamıştı kendini tamamen. Daha sonra da kendini eğitimine ve meditasyonlarına verdiği için aklına ustasının nereye gittiğine dair bir soru gelmemişti.
Zend'in aklında birçok teori büyümeye başladı. Mührü kaldırmışlardı, dolayısıyla ustasının, daha önce canlı canlı hapsettiğini söylediği kişiyi bağlayan mühür de kırılmış olmalıydı. Yani o kişi de, ustasının daha önce mühürlemek için hayatının yarısını verdiği kişi de serbestti! Hollis de bundan haberdar olmalıydı, üstüne, Ranon Hollis gittikten hemen sonra onun enerjisini hissetmeye devam etmeyi başaramamıştı, bunu sürdürememişti. Yani Hollis'in nereye gittiğini Ranon da bilmiyordu, o gün konuştuklarında bir Hollis'in nereye gittiğini anlamadığını, ölmediğini, büyük ihtimalle kendi isteğiyle enerjisini gizlediğini söylemişti. Daha sonra da bunu, enerjisini gizlemek zorunda kaldığı bir durumla karşılaştığı konusunda yorumlamışlardı, Zend onun o gün öz suyu avcıları ile karşılaştığını filan düşünmüştü. Acaba ustası... İntikam alma isteği hala içinde olabilir miydi onun? Yoksa...
***
2041
Magnec