Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

150. Bölüm Raddha'yı Tekrar Yücelt!

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

Kuvvetli bir iç çekiş yankılandı odada tekrar. ''Bir zamanlar böyleydik, ne hale geldik işte... Görüyorsun ya evlat, yeryüzünde bizden tek kalan sensin artık. Raddha'yı tekrar canlandırmak da senin elinde, yapabilirsin, biliyorum. Çünkü bu senin kanında var, üstelik sen normal bir Raddha'dan bile niteliklisin. Eğitimine göre tabii, yoksa senin şu an yapabildiğin şeyleri bizim bebeklerimiz yapardı.'' Adam hafifçe gülümsedi ve altın renkli sakallarını okşadı. 

''Nasıl bulacağım peki?'' Zend hızlanmaya başlayan kalp atışlarının eşliğinde konuştu. Adamı soru yağmuruna tutmak için kıvranıyordu, ama bunu dışarıdan belli etmiyordu ve yapmaması gereken şeylerin farkındaydı; bu adam buraya geldiği ilk anda burada bir iki dakika kalabileceğini söylemişti, bu da demekti ki muhtemelen biraz sonra gitmek zorunda kalacaklardı. 

''Raddha'yı içeren kitapları mı?'' Adam gözlerini yavaşça genişletti. ''Onları nerede bulabilirsin... Hmm, bir düşünmem lazım, kolayca bulabileceğin bir yer olmalı.'' Adam bir elini alnına dayadı ve kendi kendine mırıldanmaya başladı. ''En azından Ejderha Seviye olmadan bulabileceğin kaynaklardan biri Sarı Cennet Krallığı'nda saklanıyordu, bir şey kütüphanesi var, ismini hatırlamakta hep zorlandığım... Beyler, hatırlıyor musunuz siz?'' 

Odadaki diğer kişilerden sırayla çıkan isimler ise, Zend'i hayrete düşürmeye yetmişti. 

''Osuran Yunus gibi bir şey miydi?'' dedi, siyah saçlı, geniş omuzlu bir adam. Onun yanındaki onun omzuna hafifçe dokunarak: ''Yok be oğlum, herhalde Aç Balina Kütüphanesi gibi bir şeydi...'' 

''Tch, salak herifler!'' Zend'in önündeki adam hafifçe sırıttı ve devam etti: ''Hafızanız da çok müthiş!''

O sırada Zend de Sarı Cennet Krallığı'ndaki bilindik kütüphanelerin ismini geçiriyordu içinden: 'Kütüphane mi... Sarı Cennet Krallığı'nın içerisinde...' Zend'in şu ana kadar duymuş olduğu en ünlü kütüphane Sarı Cennet Krallığı'ndaydı zaten, ismi de kitaplarda okuduğuna göre Sarı Kitap Kütüphanesi idi, kurucusu, bu ismi milliyetçiliğinden dolayı vermişti, Zend'in aklında kalanlar bunlardı. ''Sarı Kitap Kütüphanesi olmasın? Yanlış hatırlamıyorsam Sarı Cennet Krallığı'ndaki en büyük kütüphane o idi.'' 

''Hayır hayır, öyle bir şey değildi, hayvanlı olduğunu hatırlıyorum. Pek çok enerjim kalmadı, yoksa gidip bakardım.'' Zend'in karşısındaki adam, bir dağı ikiye ayırabilecek kadar güçlü görünen parmaklarıyla usulca saçlarını ayırdı ve alnını kaşıdı. ''Kükreyen Kaplan gibi bir şey olmalı, zaten bu kütüphaneye girmek için nitelikli birini bulman gerek, o da senin söylemene gerek kalmadan bu kütüphaneyi anlar herhalde, krala falan sor, bilir.'' Adamın sesine bir ciddiyet ilişmişti. 

Adam sağ elini güçlük çekiyormuşçasına kaldırdı ve Zend'in omzuna koydu tekrar. ''Oğlum, umudumuz sensin.'' Zend adamın sesindeki titreyişlerin içindeki sessiz çığlıkları duyuyordu, o an karşısındaki iri yarı adamın içindeki hayal kırıklığını hayal bile edemiyordu. Bir düşünmüştü de, eğer kendisi onun yerinde olsa gerçekten yaşama devam etmekte güçlük çekerdi. Adam bir kere yutkundu; belliydi ki boğazı düğümlenmişti. Ruh hali sabit olan biri olmadığı kesindi. ''Sana güvenimiz tam, bu haritanın tekrar basılmasını sağlayabileceğinden eminim. Ne yapacağın sana kalmış elbette, söylemek istediğim, Raddha'yı tekrar yücelteceğinden emin olduğum. Her gün doğumundan gün batımına, gün batımından da gün doğumuna Raddha'nın ismi, herkesin kulaklarında tekrar yankılacak! Bunun gerçekleşeceği zamana kadar çeşit çeşit acı çekeceksin, zorlanacaksın, bunu biliyorum. Sonuçta yüksekten uçanı kıskanırlar... Zayıflıklarını yok ederek ilerle, evlat, şüphesiz damarlarında akan kan ile yapamayacağın hiçbir şey yok. Ancak... Sakın, sakın dostlarınla kavgaya girme! Alttan alan ol, uzlaşabileceğin kadar uzlaş; zira dostsuz bir şeyi başarman mümkün değil. Atalarının yaptığı hatayı yapma ve kendi grubunu parçalama, aileni parçalama! Bu şekilde, tıpkı ataların olan bizler gibi, senin de sınırların olmayacaktır.'' 

Zend yavaşça başını salladı. Odada dolaşan son kelimelerin bir veda niteliğinde olduğunun farkındaydı, henüz şu an önündeki kişilerle ilgili hemen hiçbir bilgiye sahip olmasa da, kendisinin de veda etmekten başka bir çaresi olmadığını düşünüyordu. Ne diyebilirdi ki?

''Eğer Raddha'nın izlerini yakalayabilirsen, bizim tekniklerimizi de bulabilirsin. Bizim tekniklerimizi kavraman ise, şu anki dünyaya göre tanrısal bir güce sahip olmana yol açacaktır. Ancak seviyeni de epey geliştirmen gerekecek, bu seviyende bir şeyi yapabilmek pek kolay değil, senin gibi ek niteliklere sahip olan bir Raddha için bile. Ölümsüzlüğü yakalamak için çaba sarf edeceksin, zaman ilerledikçe kuvvetin de, dostlarının sayısı ve düşmanlarının sayısı da artacaktır. Üstelik düşmanlarının sayısı öyle hızlı yükselecektir ki, buna sen bile şaşıracaksın. Bu zamanlar geldiğinde de daha fazla güce ihtiyacın olacak, daha fazla kişiyi koruman gerekecek, bir savaşta daha fazla etki yapman ve daha çok kişi öldürebilmek, daha çok kişi kazanabilmen gerekecek. İşte o zamanlarda sana yardımcı olacak yegane şeyler, ailemizin öz teknikleridir. Tanrılar o teknikleri yok edebilecek kadar cesaretli değildi, onları Raddha dışındaki birilerinin de kullanabileceğinden oldukça emindiler. Ancak bin yıllar boyu beklemelerine rağmen hiç kimse çıkmadı, bir Raddha'nın dönme ihtimali olmadığını düşünmedikleri için kendilerine göre bir tehlike olarak görmüyorlar onları artık, bu da senin ekmeğine yağ sürüyor. Onları elde etmek asıl amacın olsun, o tekniklere giden her adım için elinden gelen her şeyi yap, çünkü onların gücünü aldığın zaman, Tanrılarla savaşabilecek seviyeye geleceksin! Evlat, Raddha'yı tekrar yücelt!'' Adamın gözlerinden fırlayan, aç, vahşi bir büyülü yaratık kadar sabırsız ve kararlı olan bakışları Zend'in gözlerinin daha da irileşmesine yol açmıştı. Şu an kalbi her an kendi hız sınırını kırmak istermişçesine göğsüne çarpıyor, Zend'in vücudu sürekli ısınıyor ve otuz yıldır ayağa kalkamayan birinin koşmayı başarabildiği anda hissettiği şeyleri hissediyor, içi içine sığmıyordu. Tanrılarla savaşabilmek de ne demekti! Zend'in tanıdığı birçok kişi vardı, ancak bu kişilerden pek azı bir Tanrıyla kafa tutabilecek kadar güçlüydü. 

Normal bir insanın, bir Tanrıyla savaşabilecek birini tanıması bile yeterince zordu zaten, Zend oldukça şanslı olarak görülebilirdi, bugüne kadar bir Tanrı ile bile karşılaşmış, onunla konuşmuş, hatta ona küçük bir iğneleme bile yapmayı başarmıştı. Daha sonra kalbi parçalanacakmış gibi atmayı sürdürmüştü tabii, o gün Venda ile yaptığı muhabbetten sonra oldukça heyecanlanmış ve Ranon'a bir iki gün boyunca Venda'yı kızdırıp kızdırmadığını sormuştu, Ranon artık öyle bıkmıştı ki, Zend'e, bir daha sonuçlarından emin olmadığı bir şeyi yapmamayı iyice tembihlemişti, hatta sağlam bir fırça bile atmıştı. Zend Venda'ya karşı havasını yapmıştı, daha doğrusu böyle düşünmekteydi ama içinde kopan fırtınalar dışarıdan görünse nasıl rezil olurdu, bilemiyordu. 

Bir Tanrı ile resmen dalga geçmek... Bu sadece bir delinin yapabileceği bir şeydi, tehlikeleri çok fazlaydı, birinin ölümünü rahatça getirebilirdi. Zend'in mantığının bu olduğu da söylenebilirdi bir yana, sonuçta Venda'nın amacı zaten onu öldürmek iken yaptığı çok da çılgınca sayılmazdı. Bilmiyordu, sivri bir dil bir insana çok şey kazandırabildiği gibi çok şey de kaybettirebilirdi. Kim bilir, belki de gelecekte acı bir yoldan öğrenecekti...

***

''Odaklan!'' Ranon'un sesi, mağaranın bir insan için oldukça geniş olan ağzından içeriye zarifçe süzülen kuşların eşliğinde, Zend'in kulaklarını ziyaret etti. 

Oturduğu meditasyon pozisyonundan hızlı bir şekilde kalkarak mağaranın ağzına doğru ilerleyip, biraz kafasını boşaltmak isteyen yarı çıplak genç, Chibui Dağı'nın, gencin içinde bulunduğu mağaradan görülebildiği kısmına doğru gözlerini iliştirdi. İrili ufaklı birçok ağaç dağın etrafını sarmalıyor ve adeta onu sıkıştırıyordu, bakılınca kanattan ibaretmiş gibi görünen bir büyülü yaratık türü şu an avlanmaktaydı, yemeklerini bulmak için her yeri dolaşıyor ve işbirliği içerisinde birbirlerinin güvenliğini sağlıyorlardı. Doğanın kanunundan haberdarlardı; yalnız kalan bir şekilde av oluyordu ve ölmemek için canlıların başvurduğu ilk, en doğal ve en etkili yöntem ise birlik olmaktı. Bu büyülü yaratıkların kanatlarının üstüne düşen, Tanrıların elinden ince bir şekilde işlenmişe benzeyen güneş ışıklarını yumuşacık gövdeleriyle engelleyen kabarık ve bir o kadar gururlu görünen bulutlar, yine kimin izlediğine bakmaksızın, her türlü ayrımcılıktan arınmış gösterileriyle yeryüzündekilere, hatta belki de onların da üstünden ilerleyen varlıklara bir görsel şölen sunarak, güneş ışıklarıyla adeta dans ediyorlardı. Zend kafası karışmış ve siniri bozulmuş bir şekilde yüzüğünden ağır kılıcını çıkararak ezberlediği her ayrıntıyı tekrar tekrar incelemeye başladı. Onu kaldıramıyordu ama yüzüğünden çıkardığı zaman istediği gibi onu yerleştirebiliyordu. Bu, onun yüzüğünün ek özelliklerinden biriydi. ''Bunu kullanmak istiyorum artık!'' diye geçirdi içinden sabırsızca, bunu arzuluyordu. Ona bakmak, Zend'i bir süre sonra sıktı ve Zend, hızlı bir şekilde doğrularak tekrar mağaranın ağzından dışarıyı seyretmeye koyuldu. O an, güneş ve bulutlar, onun aklına birkaç hatırayı getirdi...

Zend'in aklına dolan anılar, onu hüzünlendirmeye ve gözlerinin nemlenmesine yetmişti bile. O günü hatırlamıştı bir an, nedensizce. Maddle onun için Yua ile hayatı pahasına mücadele ederken de bakmıştı böyle bulutlara, anbean hatırlıyordu. Maddle'nin savurduğu yumruğu, Yua'nın geri çekilerek kılıcının kabzasıyla onun göğüs boşluğuna saldırmasını, Maddle'nin pes etmeden sonuna kadar gidişini ve sonunda bilincini kaybetmesini, Zend'in bir anlığına kendini kaybetmek üzere olmasını ve kendini sakinleştirerek elinin önündeki, zemine göre bir metre kadar yükselmiş, Zend'in ona tüm gücüyle bastırmasıyla birlikte resmen acıyla çatırdayan, inleyen taştan yapılma kısa duvarın çığlıkları, Maddle'nin Zend'in elini tutarak yavaşça Zend'in ona daha önce hediye ettiği, artık kırmızı olan tokayı verişi ve muazzam bir sevgiyle Zend'in kapkara gözlerine bakışı, o simsiyah gözlerin içinden birkaç duyguyu da beraberinde götürerek yavaşça elinin, Zend'in ellerinin arasından kayması... Hepsi hala Zend'in aklında taze bir şekilde korunuyordu. Bununla savaşamazdı, kendi hafızasına karşı çıkamayacaktı. Hafifçe dudağını ısırdı. Hafızasına karşı çıkmayı isteyen de kimdi ki?! Bunu hatırlamalıydı! Sağ elini kalbinin üzerine götürdü ve oraya hafifçe bastırdı. Bu anı, oraya kazınmalıydı! Sonsuza kadar hatırlamalıydı, Maddle'nin anısının hafızasından silinmesine kesinlikle izin vermeyecekti, eğer verirse, Maddle'nin onu bulacağı ''ikinci hayatı''nda onun yüzüne nasıl bakabilirdi? 

''Ne zaman böyle oturup düşünsen aklına Maddle geliyor, değil mi?'' Ranon, şu an küçük (!) versiyon ismini verdiği formda, mağaradan çıkarak Zend'in yanına doğru ilerlemişti. Göğsündeki karanlık zırh benzeri derisi, belki de zırhı; zira bunu görünüşüne bakarak tahmin etmek mümkün değildi, güneşin ışığını yutarak karanlığını güçlendiriyordu. Bir dağı kolayca parçalayabilecekmişçesine kuvvetli duran elleri, onun göğsünde bağlanmıştı. Siyahtan beyaza hemen her renk içinde yüzen gözleri bu sefer lacivertti, Zend onun bu renkten hoşlandığını biliyordu. Geniş omuzları ve insana benzer halindeyken ortaya çıkan insansı kasları onun güçlü biri olduğu izlenimini oluşturuyordu, halbuki bu izlenim çok yetersizdi. Ranon, o manyak adam haricinde, hiç şüphesiz Zend'in şu ana kadar karşılaştığı en güçlü ve en nitelikli kişiydi. O, Şer Tanrısı Venda'nın bile çocukluğunu biliyordu, Zend'in bir seneden fazla zamandır öğrenmeye çalıştığı Büyü Dili'nde tam bir ustaydı ve daha önce Zend'e bu dilin temelini atanlardan birinin kendisi olduğunu da söylemişti. O, çok eski ve dayanıklı bir ağaç gibiydi, kökleri dünyanın her yanına ulaşmıştı ve Zend hangi güçlü kişiyi sorarsa, Ranon onu anında bilebiliyordu. Sırtında gururla dalgalanan kırmızı ile siyah renklerinin en uyumlu birleşimi gibi görünen kanatları onun zarafetini, aynı zamanda gücünü simgeliyordu. O, tepeden tırnağa asil bir yaratıktı. 

Zend her zamanki gibi görünen, her biri birbirinden farklı birçok yaratığın yaşam mücadelesi verdiği ve güçlü olanın bu mücadeleyi kazandığı Chibui'nin derinliklerinden gözünü çekti ve Ranon'a doğru topladı dikkatini. Artık onun görünüşü Zend'i şaşırtmamaktaydı; zira Zend son birkaç yıldır Ranon'u hemen her gün görüyordu ve artık onun bu asaletine, aynı zamanda korkunçluğuna alışmış gibiydi. Yavaşça dudaklarını araladı: ''Evet...'' 

''Zend, onu özlemen, suçlu hissetmen ve hüzünlenmen doğal. Üzülebilirsin, üzül, ağla! Bunlar Maddle gibi şirin ve oldukça geniş bir kalbe sahip olan, bu kalbin büyük çoğunluğunu da seninle dolduran bir kız çocuğu için az bile... Ancak bunlar, hiçbir şekilde senin hayatının kontrolünü ele almamalıdır. Çünkü hüzün, acı, nefret, kin; sonunda senin ölümüne yol açma ihtimaline sahip şeylerdir. Özellikle senin gibi, Gerçek Ki'yi kullanmaya çalışan insanların aklına en son gelmesi gereken şeyler bunlar. Uzun zaman önce bir adam tanımıştım, biliyor musun, gördüğüm en güçlü adam olmasına rağmen kibir namına hiçbir şeye sahip değildi. Kendi oluşturduğu büyüsüyle benim ve kardeşimin büyüleriyle tek başına savaşıp galip gelebiliyordu, bir Tanrı'yı perişan edebiliyordu, dahası tıpkı Zamanın Efendisi gibi zamana hükmedebiliyordu ve hatta Zamanın Efendisi'ne zamanın derin, bir o kadar hassas ve korkunç inceliklerini öğretmişti; dahası, onun büyüsüyle bir anda dünyanın iki ucuna birden ulaşabiliyordun, üstelik büyüsü o kadar uyumluydu ki... Hayran kalmıştım, '' Ranon Zend ile yan yana duracak şekilde ilerledi ve elini yanındaki, siyah, at kuyruğu şeklinde bağlanmış, beline kadar ulaşan saçlarının teninin üzerine düştüğü gencin, onun bir savaşçı olduğunu belli edecek şekilde belirginleşmiş ve irileşmiş omzuna hafifçe dokundu. 

''Zamanın Efendisi'nden mi? Şu, Tanrıların bile zor zamanlarında gittiği herif, değil mi? Ona bile zamanın inceliklerini öğretebilecek biri mi varmış?'' Zend şaşkınlık içerisinde gözlerini genişleterek Ranon'a doğru baktı ve sordu.

''Evet, ve bu adama ne oldu biliyor musun?''

''Ne oldu?'' diye sordu Zend, Ranon'dan aldığı bilgilerde sabırsızlanıyordu, nedenini bilmiyordu. Adam ne anlatsa Zend'in hoşuna gidiyordu.

''Öldü.'' Ranon dişlerini gıcırdatarak konuştu. ''Ölmesine ne neden olmuştu sence?'' 

''...'' Zend birkaç saniye düşündü ama böyle güçlü birinin ölmesine neden olabilecek bir durumu bulamadı. Diyeceği şey ''savaş'' olamazdı, çünkü bu çok alışılmış olurdu ve büyük ihtimalle de sebep bu değildi zaten, bu olmamalıydı. ''Bilemiyorum, ne olmuş olabilir?'' 

''Acı çekti, hüzünlendi, öfkelendi, tüm Tanrılara yanına sadece bir arkadaşını alarak saldırdı ve onların yarıdan fazlasını öldürdü. Bunun karşılığını ise hayatıyla ödedi.'' Ranon ciddi bir şekilde söyledi. ''Detayları boş ver.'' Zend'in merakla baktığını görünce yavaşça mırıldandı. ''Burada anlaman gereken, acı çeken kişi, bu anlattığım kişi kadar güçlü bir büyüye ya da güce sahip olsa bile sonunda ölüm ile karşı karşıya kalıyor, kaçamıyor.'' diyerek bir anda geriye doğru çekildi ve mağaranın içerisine gizlendi. ''Hem, anlatmak isteseymişim de zamanımız yokmuş. Baksana, misafirlerin var.''

***

2025