Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

145. Bölüm Venda'nın Saldırıları

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

''Demek işler artık böyle yürüyor...'' Üzerinde lacivert, uzun bir kıyafet olan, siyah saçlı adam önündeki masanın üzerinde üst üste duran ondan fazla, her biri en az binin üzerinde sayfa içeren kitaplara bir bakış attı ve oturduğu yumuşak koltukta geriye doğru yaslanarak bir iç çekti. ''Biz gittikten sonra dünya çok değişmiş. Tanrılar otoritesini gerçekten ilan etmiş, şuna bak, insanlar, var olmalarını sağlayanlar sanki onlarmış gibi onlara karşı bir minnet duyuyor, hmph, gıcık oldum!'' 

Tofu adamın konuşmasını gergin bir şekilde dinledikten sonra zorlanarak yutkundu ve bir şey söylemedi. Daha doğrusu söyleyemedi, ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu. Şu an yan tarafında oturan kişi Tofu'nun şu ana kadar gördüğü tarih kitaplarında bile hiç yazmayan ve neler olduğu bilinmeyen bir çağdan geliyordu, Tofu ona ne söyleyebilirdi ki?

''Lanet olasılar, hepsi bize ihanet etti! Onlar yüzünden o kadar zamandır tek yapabildiğim tavana bakmak ve uyuyabilmekti! Yaptığımız plan kusursuzdu. Üstelik ağabeyimin gücü de kusursuzdu, o, tek başına karşısına dikilen tüm Tanrılarla tek başına savaşıp onların yüzde doksanını öldürmeyi başarmıştı! Ama tam beklemediğimiz yerde... Hepsi üst üste geldi. Hepsi!'' Adam dirseklerini dizlerinin üstüne koymuş ve ellerini birleştirerek alnını ellerine dayamıştı. ''Özellikle o velet! Venda! O her şeyini ağabeyimden almış olmasına rağmen, ağabeyimin sadece konuşmasıyla titremesine ve sadece küçük, kıytırık bir teknik için onun peşinden uzunca bir zaman koşmuş olmasına rağmen! Bize ihanet edecek gücü nasıl kendinde bulabildi?! Sadece o da değil... Zamanın inceliklerini ağabeyimden öğrenmiş olmasına rağmen nasıl ağabeyime ihanet eder! Kuklacı hariç. O gerçekten sadıktı, ama sadakati bizi kurtarmaya yetmedi. Bize ihanet edenlerin, onların hepsinin zamanı doldu... Teker teker hepsinin bedelini ödeteceğim onlara. Üstelik şimdi daha da çok korkmalılar. Çünkü kader, ağabeyimle beni tekrar aynı çağa atmış! Üstelik onun içinde olduğu vücut artık eskisi gibi zayıf değil. Dün gidip kontrol ettim, gerçekten de onun vücudu farklı! Benim pek fazla ömrüm kalmadı, evet. Ama henüz zamanım var ve bu zamanda her şeyimi onun yolunu açmak için harcayacağım! Hahaha, artık ciddi anlamda korkmaları gerekiyor!'' Adam ellerini masaya vurmuştu.

Adamın neşe içinde patlattığı kahkaha ile irkilen Tofu hafifçe titredi ve titrek bir sesle adama bir soru sormayı başarabildi. ''N-Ne yapacaksınız acaba? Konuşmalarınız beni ürkütüyor.'' 

Adam alnını yasladığı ellerini ayırdı ve önüne hızlı bir şekilde dünya haritasını çıkardı. Parmağını sert bir şekilde önündeki kağıda bastırmış ve onu sırayla birkaç ülkede gezdirmeye başlamıştı. ''En azından bu kıtaları fethetmek gerek. Bir askeri güce sahip olmalıyız, daha sonra ise, yapabileceklerimizin sınırı yok. Zamanın azaldı, ağabeyim. Bakalım şimdi ne yapacaksın? Savaş, yeniden başlıyor. Hem de geçenkinden daha büyük bir şekilde...'' 

***

Zend'in nefes alışverişleri, orada sessizliği kovalayan tek şeydi. Biraz önce üç büyülü yaratıkla birden mücadele etmiş, onların hayatına hızlı ve emin hareketlerle son vermiş, derin nefesler eşliğinde vücutlarından öz sularını almaya gitmeye hazırlanarak bir yandan da dinleniyordu. 

''Bugün de beşe ulaştım, ha?'' Zend yavaşça mırıldandı ve büyülü yaratıkların öz suyunu alarak cesetleri orada bıraktı. Sonuçta etrafta yüzlerce yırtıcı büyülü yaratık vardı, onların bu etleri afiyetle yiyeceklerini biliyordu. ''Daha fazla büyülü yaratık yakalayıp gelişimimi hızlandırabilseydim gerçekten çok iyi olacaktı. Ne yazık ki en fazla beşe çıkabiliyorum...'' 

Zend artık günlük yaptığı şeyleri neredeyse ezberlemişti. Bilinçsiz bir şekilde yapmaya devam ediyordu yapması gerekenleri. Emmaların kampından ayrılalı dört buçuk yıl kadar oluyordu, Venda'nın gerçekten kızmasına neden olduğu şeyi yapması, yani o adamı serbest bırakmasının üzerinden hemen hemen bir buçuk yıl geçmişti. Zend on yedi yaşını bitirmiş, on sekize yaklaşıyordu. Vücudundaki değişim de rahatça görülüyordu elbette, onun boyu, Chibui'ye geldiği zamanki boyuna göre aşırı derecede uzundu. Üstelik vücudu, artık gerçek bir savaşçının vücuduna benzemeye başlıyor, kasları iyice belirginleşiyor, hareket kabiliyetini artırıyor, gelişimini belli edercesine büyüyordu. Yaklaşık üç buçuk sene önce yaptığı, kullanmak için sabırsızlandığı, enerjisiyle yüzüğünü doldurmuş olan kılıcın boyunu epeyce geçmişti. Vücudunun beşte üçüne kadar ancak geliyordu, eskiden Zend'den sadece bir karış kadar kısayken, şimdi Zend'in göğsünün biraz altlarına kadar ulaşabiliyordu. 

Göz açıp kapayıncaya kadar akşam olmuştu... Yine.

Zend öz sularını özümsemeyi bitirmiş, enerjisini kararlı bir hale getirmiş ve uyumaya hazırlanmaya başlamıştı. Gri Engerek'ten aldığı kılıç da yanındaydı tabii, yüzüğündeki tüm eşyaları son üç buçuk yıldır içinde olduğu mağaraya koymuş olduğu için onların hepsi yanındaydı aslında, ama kılıcı, diğerlerine göre Zend'e çok daha fazla yakındı. Çünkü Zend'in ona ihtiyacı olduğu bir zamanda, Zend'in ulaşabileceği bir yerde olmalıydı. Bunun gerekliliğini ise, Venda oluşturmaktaydı. Chibui Dağı büyülü yaratıklara göre kutsal olduğu için Venda'nın şu an Zend'e ulaştırabildiği adamlarının sayısı çok fazla değildi, ama onlardan her biri Zend'in oldukça canını sıkabilmiş kişilerdi ve Zend'in onlarla mücadele ederken gerçekten zorlandığı olmuştu. Şu anda da, Venda onun yerini biliyor olmalıydı. Her an buraya birini yollayıp onu öldürtmeye çalışabilir demekti bu da, Zend eğer dikkatli hareket etmezse öleceği kesindi. Ranon onun için, Zend'in uyuduğu zamanlarda bekçilik yapsa da, Venda hafife alınacak birisi değildi ve Ranon'un da söylediği üzere, Venda'nın emrinde, Ranon'un şu anki gücünü rahatça geçebilecek ve onu yenebilecek varlıklar bulunuyordu. Bu yüzden Zend sürekli bıçak sırtındaydı, Venda'nın ilk adamı onu bulduğunda, Zend gerçekten hiç hazırlıklı değildi ve karşısındaki kişiye bir düşman gibi davranmamıştı. 

Bu zaafı da güzelce değerlendirilmişti tabii, göğsünden bir hançer yemişti! 

Daha doğrusu yiyecekti, eğer onu koruyan, ismini bilmediği dayanıklılık tekniği olmasaydı... Zend epey şanslıydı ki, Venda'nın onun için yolladığı ilk kişi kendisinden çok da yüksek seviyede birisi değildi.

Ona saldıran, Zend'in yaşlarındaki o genç de zaten tahmin edememişti bunu, ustalıkla tuttuğu hançerinin Zend'in göğsüne girmediğini gördüğünde korkmuş ve geri çekilmişti. İlk olarak ona saldırmaya gelen kişinin oldukça güçlü olmasına rağmen Zend'in zırhını delemeyecek biri olması Zend'in acayip işine gelmişti. Çünkü eğer ona ilk kez saldıran kişi eğer ona tek saldırıda zarar verebilecek birisi olsaydı Zend'in yaşaması için bir yol olmazdı. Elinden tek gelen şey sessizce ölmek olurdu, çünkü Ranon'un onu korumak için dışarı çıkması, aynı şekilde Üstün'ün de, birkaç saniyelik bir vakit alıyordu ve bu vakit Zend'in hayatına son vermek için yeter de artardı bile.

Yaklaşık yarım yıl önce Chibui'nin kapıları açılmış ve içeriden çıkanlar çıkmış, yeni insanlar gelmişti. Daha doğrusu kapı açılmış olmalıydı, Zend Chibui'nin hemen yanında bir mağarada yaşıyor olduğu için dışarıda neler olduğundan pek haberdar değildi. Buraya gelen kişiler genellikle Chibui'nin içlerine doğru ilerlemezdi, çünkü ilerledikçe büyülü yaratıklar güçleniyor ve ölümcülleşiyordu. Normalde Zend'in burada olması da intihar gibi görülebilirdi. Ama Zend buradaki yaratıkların tamamından daha güçlü olduğu için burası onun için eğitim sahası olmaktan öteye gidemiyordu. Onun için tehlike oluşturan tek şey Venda'nın onu öldürmek için yolladığı varlıklar oluyordu. Chibui Dağı'ndaki en güçlü büyülü yaratık Kutsal Seviye'deydi, o da diğer Kutsal Seviyeler gibi gerçek Chibui Dağı'nın etrafında duruyordu. Onların dışında ortalama büyülü yaratıkların en güçlüsü altıncı seviyede oluyordu, tabii çok nadir olarak İmparator Seviye büyülü yaratıklar da olabiliyordu. 

Normalde altıncı seviye bir büyülü yaratığın Zend, yani altıncı seviye bir savaşçı için tehlike oluşturması gerekirdi, ama durum farklıydı. Zend için şu an İmparator Seviye bir büyülü yaratık ancak sorun oluşturabilirdi. 

Zend seviye olarak düşüktü, bu yüzden biraz üzülmüyor da değildi. Çünkü seviye olarak yükselmek insanı tatmin eden bir şeydi ve Zend'in o kadar zamandır sürekli aynı şeyi yapması, üstüne hiç seviye olarak yükselememesi onun canını sıkabilen bir şeydi. Ama sabrediyordu tabii, ödülünü alabilmesi için bunu çekmesi gerekiyordu.

Zend yavaşça uykuya dalmışken, bir anda büyük bir gerginlik hissetmesiyle birlikte uyandı ve kılıcına davranarak neler olduğunu fark etmeye çabaladı. Etrafında, onu tedirgin edecek bir enerji dalgası oluşmuş ve hafif bir şaşkınlıkla ayağa kalkmaya zorlamıştı onu. Gözlerini etrafta gezdirdiği zaman, içinde bulunduğu mağaranın ağzında dikilen bir insan silüeti ile karşılaşmıştı. 

Gecenin sessizliğini bozan hiçbir şey yoktu. Şu an vaktin oldukça geç olmasından dolayı etraftaki böcekler bile uykuya dalmıştı, derin bir sessizliğin içinde, Zend'in kalp atışları mağaranın içindeki her yerden rahatça duyulabilmekteydi.  

Zend kılıcını sıkıca kavramasıyla birlikte doğruldu ve kendine odaklanmış olan bir çift mavi göz bebeğine tehditkar bir şekilde baktı. ''Neden burada olduğunu sormama gerek yok herhalde.'' Artık böyle durumlarda heyecanlanmamaya bile başlamıştı Zend, çünkü artık alışmıştı buna. Savaşmaya alışmıştı. Bu onun parçası oluvermişti.

''Seni öldürmek için geldiğimi söylememe gerek yok herhalde.'' 

Zend'in gözleri henüz tam olarak uyanık hale geçemediği için o adamın yüzünü seçemese de, onun içgüdüleri birden durumu ele alarak Zend'i tam olarak savaşa hazır bir hale getirmiş ve ona, karşısındakine yapacağı hamleleri düşündürmeye başlamıştı. 

''Benden öncekileri yenmişsin.'' Adam karanlık mağarada Zend'e doğru yaklaştı. Bu, Zend'in, onun yüzünü ayrıntılarıyla görebilmesine yol açmıştı. O on beş ile on sekizli yaşlar arasında olmalıydı, yüzü gençti ve ona bakıldığında ilk olarak dikkat çeken kızıl saçları kaşlarının üzerine düşüyordu. Gözleri açık maviydi, dudakları inceydi ve onlar da saçları gibi kırmızı renkteydi ve bu rengin, onun dudaklarının gerçek rengi olduğu belli oluyordu. Kolları olmayan yeşil renkli bir üst ve dizlerinin biraz daha altına kadar inen, mavi renkli bir pantolon giyiyordu. ''Ama ben farklıyım.'' diye devam etti, savaşçı olduğunu belli eden kollarını göğsünde birleştirdi ve Zend'in o an ona yaptığı gibi, o da Zend'i incelemeye koyuldu. ''Güçlü görünüyorsun, Venda'nın benden önce seni öldürmek için görevlendirdiği kişileri tesadüfen yenmediğin görünüşünden anlaşılıyor. Ama ben farklıyım, dediğim gibi. Ben seni öldürmek için görevlendirilmedim,'' 

''Bunlar senden önce gelenlerin de kurduğu cümlelerdi.'' Zend soğuk bir şekilde gülümsedi ve devam etti. ''Maalesef hepsinin sonu kötü bitti. Senin sonunun da pek farklı olacağını düşünmüyorum.'' 

''Ah, epey şaşıracaksın o zaman.'' Genç, kollarını ayırdı ve yüzüğüne bir kere tıklatarak, eline yüzüğünden henüz çıkardığı bir kılıcı geçirdi. ''Seni şaşırta--''

Zend onun konuşmasını bitirmesini beklemeden Rüzgar Tanrısının Nefesi ile ani bir şekilde geçtiği saldırıyla onun göğsüne tekmesini gömdü ve onu mağaradan dışarıya fırlattı. 

''Yaptığın egoya yazık.'' Zend mağaranın uç kısmına ayağını koydu ve dizinin üzerine tek dirseğini dayayarak aşağıya doğru baktı. ''En azından tepki verebilmeni beklerdim. Zayıftan güçlüye doğru gitmiyor muydu ya Venda'nın yolladığı kişilerin niteliği? Sen yanlış gelmiş olmayasın?'' Alaylı bir şekilde seslendi ona.

Konuşurken yediği tekmeyle birlikte dilini ısırmış ve küçük de olsa bir parçasını koparmış olan çocuk dilinin kanayan yerinden akan kanların boyadığı çenesini silerek düştüğü yerden kalktı ve Zend'e doğru mavi gözlerindeki kini belli edercesine baktı. Biraz önce çıkarmış olduğu, elinde en fazla üç saniye kadar kalabilmiş olan kılıç, üç metre kadar yan tarafına savrulmuş, yerde duruyordu. Kılıcını almak için hızlı bir atakta bulundu ama başarılı olamadı. Kılıcına uzandığı anda, elinin gidiş yolu biraz önce mağaranın ağzında dikiliyor olan gencin elindeki kıvrımlı, daha doğrusu kavisli kılıç tarafından kesildi ve kılıcını almayı başaramadı. 

Zend onun elinin önüne doğru savurduğu kılıcını, aslında o gencin elini kesmek için yollamıştı. Ama o son zamanda elini geri çekmiş ve kesilmekten kurtulmuştu. Reflekslerinin oldukça iyi olduğu söylenebilirdi. Zend onun sıradan biri olmadığını fark etmişti zaten, bu yüzden tüm tekniklerini aktifleştirmemiş ve Kral Modu'nu da açmamıştı. Bekliyordu, onun tekniklerinin açığa çıkmasını bekliyordu. Buna göre hareket edecekti çünkü, şu anda direkt olarak saldırmanın onun için daha iyi olduğu düşünülebilirdi, ama bunu direkt olarak yaparak enerjisini harcamak istemiyordu. Kral Modu'nu saatlerce açık tutabilecek kadar enerjiye sahipti, yani enerjisi oldukça fazlaydı, Ki havuzunun, onun son zamanlarda sürekli meditasyon yapmasından ve pek savaşmamasından dolayı son derece dolu olduğunu da biliyordu, ama enerjisini harcamak istemiyordu çünkü enerji dalgalandıktan ve harcandıktan sonra onu tam olarak kararlı hale getirmek oldukça zaman alan zahmetli bir işti. Bu yüzden Zend en mantıklı seçenek olarak yavaş yavaş kullandığı enerjiyi artırması ve ihtiyacı olursa diğer teknikleri, Kral Modu'nu kullanması olarak belirlemişti. Rakibini hafife almanın pek karlı bir iş olmadığını bildiği için dikkatini rakibinin üzerinden hiç ayırmıyordu. 

Gece olduğu için güneşin yokluğunda hava azıcık soğumuştu ve Zend'in çıplak ayakları rüzgardan dolayı hafif bir şekilde üşüyordu, dışarıya göre daha sıcak olan mağarasından çıkmak onun biraz canını sıkmıştı. Açık olmalarından dolayı onu rahatsız eden saçlarını aşırı derecede seri bir şekilde at kuyruğu şeklinde bağladı ve saçının arkasında sallanmalarına izin verdi. Saçını bir yılı aşkın süredir hiç kesmediği için oldukça uzamışlardı. Ama Zend onları böyle sevdiğini söyleyebilirdi. Kafasının arkasından sırtına doğru uzanarak onu gıdıklayan, ensesine dokunan saçları onu rahatlatıyordu. 

O saçını bağladığı sırada, Zend epey hızlı olmasına rağmen dikkatli bir şekilde onu izleyen düşmanı bu fırsatı görmüş ve istifade ederek yüzüğüne seri bir şekilde dokunmuş, yeni bir kılıç çıkarmış, pozisyonunu almış ve Zend'in açığını aramaya başlamıştı. 

Ama bulması pek kolay olmuyordu, çünkü Zend'in o an hiçbir açığı yoktu. Tek bir açığı bile... Zend'in ta Beyaz Taç'ta öğrendiği ve üzerine eklemeler yaptığı bu duruşun, belli olan hiçbir açığı yoktu. Sırtını koruyan sol eli vardı, hafifçe bükülmüştü ve arkasından gelecek bir darbeyi savuşturmaya hazır olduğunu gösteriyordu. Düzgün bir şekilde yana bakan sol ayağı ve belinin eğimli bir şekle sahip olan duruşu, onun her yöne dönmeye hazır olduğunu gösteriyordu. Ayakları, bir kaplanınki gibi sağlam bir şekilde basıyordu yere, öyle ki, onun ayaklarının altındaki toprak hafifçe ezilmiş ve kenara taşmıştı. Ama onun bu sağlamlığı her an değişip başka bir pozisyon alabilirdi, onun duruşu bunu belli ediyordu. O, o an hem bir kaplan kadar sağlam, hem de bir güvercin kadar hafif bir duruşa sahipti. Kılıcı ise onun sağ elinde ileriye doğru bakacak şekilde sımsıkı duruyor, her an rakibine saldırıp onun oldukça canını yakmaya hazırmış gibi bekliyordu. Kafası sağ elinin birkaç santim gerisinde duruyordu, bundan dolayı onun kafasına ulaşmak da imkansız olacaktı, çünkü kafaya doğru yapılan bir atağı kesmek için sağ el onun hemen önündeydi. Onun gözleri ise... Tıpkı avına kilitlenmiş bir kaplanınki gibi keskin ve ölümcül haldeydi. 

Ama bir açık, her zaman yaratılabilirdi. Onun tek yanlışı bile yenilmesine yol açabilecekti, bu yüzden şu an yapılması en mantıklı olan şey küçük saldırılarla onun bir açık vermesini sağlamaktı. Kızıl saçlı genç de bundan haberdardı tabii, Zend'e, ondan hiç korkmadığını, hatta ondan üstün olduğunu gösterirmiş gibi bakıyordu. Hızlı bir şekilde saldırıya geçti.

Sağ elindeki kılıcı, Zend'in göğsüne doğru tuttu ve aniden, gerçekten üstün bir hızla saldırıya geçti. Zend bu saldırıyı tahmin ettiği için, bu saldırı gerçekleşmeden hemen önce Savaş Tanrısının Heyecanı'nı aktifleştirmişti tabii, refleksleri mükemmel bir şekilde çalışmaktaydı. 

Kılıçlarının çarpışmasıyla birlikte kıvılcımlar, karanlık geceyi aydınlatarak etrafa saçıldı. 

Bir geri çekilmenin ardından, kılıçlar hızlı bir şekilde tekrar buluştu. 

Tekrar, tekrar buluştular. Zend çoktan Kral Modu'nu açmış, odağını hiç bozmamış ve öldürmek amaçlı yaptığı saldırılarını tekrarlamaya başlamıştı. Her defasında kılıcı ya hayati organlarına gelen saldırıları savuşturuyordu, gelen saldırılara karşı çıkmadığı zamanlarda da öldürmek için saldırıyor ve rakibinin kalbini, boğazını ve göğsünü hedefliyordu. Ama yaklaşık yirmi dakika boyunca kimse bu savaşta bir şey başaramamıştı. İkisi de henüz bir darbe almamış ya da vermemişti, ama enerjileri azalmaktaydı.

Çünkü iki taraf da enerjilerini yiyen teknikler kullanıyor ve kazanan isim olmak, hayatlarını kaybetmemek için var gücüyle çalışıyordu. O genç Zend'i öldürme amacının olmadığını söylemişti, ama buna güven olmazdı tabii.

İki güçlü savaşçının savaşı yarım saat kadar daha sürdü. 

Zend şu an tüm tekniklerini kullanıyor olmasına rağmen ona karşı üstün gelemiyordu, şaşkındı, gerçekten şaşkındı. Çünkü yaptığı ilk saldırıda onu gerçekten güçsüz bulmuştu, çünkü o Zend'in yaptığı saldırıyı bile fark etmemişti sonuçta. Ama o savaşmaya başladıktan sonra, git gide güçlenmeye başlamıştı ve şu an birbirinden farklı birkaç teknik kullanıyordu bile. Enerjisi bitecekmiş gibi değildi, Zend'in damarları normale göre üç kat kalın, Ki havuzu da normale göre üç kat büyüktü. Böylece uzun sürelerde savaşabilmesi sıkıntı oluşturmuyordu onun için, ama tüm tekniklerini birden kullandığı için şu an enerjisi yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. Ama rakibinin enerjisi hala azalmamıştı sanki. O çocuk hiç takılmadan kullanıyordu teknikleri. 

''Yaptığın egoya yazık değilmiş.'' Zend geriye doğru çekilerek seslendi. 

''Haha, ne çabuk döndün fikrinden?'' Çocuk açık mavi gözlerini Zend'in kapkara gözleri ile buluşturdu. 

''İlk yaptığım saldırıdan sonra değiştin,'' dedi Zend. ''böyle değişeceğini tahmin etmemiştim.'' İki elini avcu karşıya bakacak şekilde karşıya doğru çevirdi ve kılıcını baş parmağıyla tuttu. 

''Sen benim hakkımda birkaç şey fark etmeye başladın tabii. Ama ben senin hakkında daha çok şey öğrendim, hadi gel, gel de ne öğrendiğimi göstereyim!'' Genç bir eliyle gözlerini kapatarak görüşünü kısan saçlarını kafasının üstüne doğru attı ve coşkulu bir şekilde konuştu.

Zend hafifçe heyecanlanarak saldırıya devam etti. Kılıcını sağ taraftan ilerleterek onun sol koluna doğru bir saldırı yapmak için harekete geçti ve bir yandan da onun hareketlerini izlemeyi sürdürdü. 

Zend'in kılıcı, tam onun koluna ulaşacağı sırada, onun kılıcı hala onun sağ elinde aşağıya doğru sarkıyor, sağ kolunu savunmasız bırakıyordu. 

Zend tam saldırısını sürdüreceği sırada geri çekildi ve kılıcını yukarı doğru kaldırdı. 'Neden savunma yapmadı?' diye düşündü kendi kendine. Eğer o harekete geçse ve Zend'in hızına yetişemese, kabul eder ve saldırırdı. Ama o kolunu kurtarmaya hiç tenezzül bile etmemişti. Bu işte kesin bir iş vardı. 

Zend kararsız bakışlarla onun vücudunu süzerken, genç konuşmaya devam etti. ''Ne oldu, neden saldırmadın?'' 

Zend dişlerini sıkarak cevap vermedi. Bu işte kesin bir bit yeniği vardı, saldırsaydı, kesin bir büyüye falan maruz kalacaktı. 

''Savunma yapmıyorum, hadi gel de saldır!'' Genç konuşmasını sürdürdü. 

Zend hala saldırmaya karar verememişti. Şu an yapacağı saldırılara hiç güvenemiyordu ve bu yüzden ilk olarak onun saldırmasını bekliyordu.

''Evet, seni öğrendiğimi söylemiştim.'' Çocuk küçük bir kahkaha eşliğinde konuştu. ''Merak etme, seni kesmeye çalışmak gibi bir şey yapmak istemiyorum. Sonuçta o teknik ile karşılaşırsam sana zarar veremeyeceğim, değil mi?'' 

Zend odağını hala hiç bozmamış ve rakibine dikkatli bir şekilde bakmaya devam etmişti. Ta ki, dudağında hissettiği küçücük bir acıyla birlikte görüşünün bozulmasına ve son olarak kafasının üzerindeki garip bir böceği, büyük ihtimal bir büyülü yaratık olan böceği görüp görüşünü tamamen kaybederek vücudunun kontrolünü kaybetmesine kadar.

***

2740