Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

109. Bölüm Haddini bil!

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

"Asıl aile mi? Ne demek istiyorsunuz?" Zend şaşkınlıkla karşısında ona hafifçe gülümseyerek bakmakta olan adama seslendi. Onun asıl aile derken ne kastettiğini gerçekten anlayamamıştı.

"Hmm..." Maızk biraz bekledi ve çenesini sıvazladı. "Hiçbir şey," Çocuk Fungyuo'ya gitmiş olmalıydı, nasıl farklı bir şeyleri anlamamıştı? Ya da gitmemiş miydi? Evet, büyük ihtimalle cevap buydu. Maızk Avcı Modu ile bunu doğruladı, artık Avcı Modu'nu insanların amaçlarını anlamak için bile kullanabiliyordu. Zend, Fungyuo'ya gidecekti. Gidince de bir şeyleri fark edecekti, şimdi onun kafasını karıştırmaya gerek yoktu. "sadece şaka yapmak istedim."

"Gerçekten mi?" Zend adamın çenesini sıvazlamasını ve düşünmesini ayrıntılı bir şekilde izlemişti, onun şaka yapmadığına yemin edebilirdi; ama yine de itiraz edemeyecekti. Çünkü karşısındaki kişi sıradan biri değildi.

"Evet, gerçekten." Maızk ona kısaca cevap verdi. Söylediği iki kelime net ve kesindi, zaten böyle olmasalar bile Zend'in onun söylediklerine karşı geleceğini sanmıyordu, o akıllı bir çocuğa benziyordu.

"Tamam o halde." Zend, onun da düşündüğü gibi, Maızk'a karşı gelmedi. O İlah Seviyesi'ndeki biriydi. Söyledikleri kesindi, aslında doğru olmasa bile, o söyleyince doğruydu ve sorgulanamazdı. Bir efsanenin dediklerini sorgulayamazdın, aksi halde canın çok yanabilir; hatta yanacak bir canın bile kalmayabilirdi. Özellikle de karşındaki Ölüm Yılanı ise. Yaptıklarına bakılacak olursa da, büyük ihtimalle Zend'in ağzını aramıştı. Zend onun söyledikleri aklına kazıdı. 'Asıl aile' Gerçekten, ne demek istemişti? Ne kadar meraklansa da sorma imkanı yoktu. Yanlış bir şey yapamazdı. Tabii ki, bu Zend'in neler olduğunu sormayacağını göstermiyordu. "Saygısızlık gibi düşünmeyin, ama burada ne işimiz var acaba?"

Maızk, Zend'in merak içinde olduğunu kolayca anlamıştı. Artık insanların sadece göz hareketlerine bakarak ne düşündüklerini anlayabiliyordu. Üstelik Zend şu an büyük bir merak içindeydi, ama yine de Maızk'ın bir şey söylemek istemediğinı anlamış ve o büyük merakına rağmen konuyu değiştirmişti. O gerçekten akıllı bir çocuktu, bu kesindi. Büyük ihtimalle Zend şu an Maızk'ı korkutucu buluyordu, bu diğer insanların da sık sık yaptığı bir şeydi. Ama Maızk Zend'in ondan korkmasını istemiyordu, bu yüzden yanlış anlaşılmaları önlemek ve baskıcı bir görünüm oluşturmamak için nazikçe cevap verdi. "Zend, kafanda benimle ilgili yanlış bir algının oluşmasını istemem," Maızk düşüncelerini açıkça söyledi, "bana karşı yanlış bir şey söylersen ya da saygısızlık yaparsan seni öldürmeyeceğim, veya sana zarar vermeyeceğim. Tabii ki bu her şey için geçerli değil, her zaman, her şeyde bir sınır olmalıdır." diye devam etti. "Benimle babanla ya da dedenle konuşuyormuş gibi konuşabilirsin, korkmana gerek yok." Adam Zend'in üstünde olduğu yatağın karşı tarafında bulunan bir sandalyeye oturdu. "Gelelim neden burada olduğuna ve buranın neresi olduğuna."

Zend hem dıştan, hem içten içe karşısındaki kişiden korkmakta haklı olduğunu biliyordu, ve bunda haklıydı da. Karşısında Gri Engerek olan biri nasıl olur da korkmamayı başarabilirdi? Hafifçe yutkundu ve adamın konuşmaya devam etmesini bekledi. O da biraz bekledikten sonra, Zend'i daha fazla bekletmedi ve konuşmaya başladı.

"Burası önemli bir yer değil, bir handayız. Sen orada bayılınca ve kolun tamamen zehirle dolmuş olunca, tedavi edilmen gerektiğini düşündüm ve seni birkaç arkadaşımla birlikte buraya getirip tedavi ettirdim. Sen sormadan, bunu neden yaptığımı da anlatayım... Ben dört yüz yetmiş yaşındayım. Gençken, benim de bir ustam vardı." Adam bir anlığına düşündü ve konuşmasına devam etti. "Aşağı yukarı dört yüz elli yıl önceydi, ustam yaklaşık dört yüz on yıl önce de öldü. Her yönden hayran olduğum bir insandı, yüzlerce kişi birden saldırıp onu öldürmeyi başardılar, ölümü beni derinden üzdü. İntikamını aldım tabii, ama konumuz bu değil. Ölmeden önce, hatta neredeyse tüm hayatı boyunca, ustamın sadece bir tane amacı vardı. Yani bir tane büyük, gerçekleşmesi için her şeyi yapabileceği bir amacı vardı. Bir insan topluluğunu, bir soyu tekrar oluşturmak istiyordu. Daha doğrusu tekrar uyandırmak istiyordu. Bu topluluğa hayrandı ve karşılığında hayatını verecek bile olsa, onlardan birini görmek istiyordu. Doğal olarak, onun isteği tek öğrencisine, yani bana miras kaldı. Ben de onun istediklerini istedim, denedim, uğraştım, ama olmadı. Yapamadım, bu topluluktan olan son insan bile uzun zaman önce bu dünyadan gitmişti. Ne olur ne olmaz diye, kendime bu topluluktan birini gördüğümde haberim olması için bir büyü yaptırdım. Üç asırdır işe yaramamıştı, ama dün, dostlarımla birlikte bir şeyler içerken bir anda büyü aktifleşti, irkildim, korktum. Gerçekten korktum, hissettiğim şey yüzünden neredeyse bir kalp krizi geçiriyordum. Korkmamı sağlayacak bir şey varsa, o bu dünyada yoktu. Avcı Modu'm kendi kendine açıldı ve gözlerim, bana danışmadan, direkt olarak büyüyü aktifleştiren kişiye kenetlendi."

"Hissettiğim şeyler neydi?" Zend daha fazla dayanamadı ve aklındaki asıl soruyu sordu. Yılan kendine saldırdığında hissettiği şeyleri, bilse bilse Gri Engerek bilirdi. Saygısızlık yapmak istememişti ama daha fazla bekleyemezdi. O an neler yaşamıştı? Nasıl o büyülü yaratığı yenmeyi başarmıştı? En mantıklı cevabı, Savaş Tanrısının Heyecanı idi, neden olduğunu bilmiyordu, ama bu cevap ona yeterli gelmiyordu.

Maızk dişlerini sıktı, ona ufacık şeyler söylemesi bir sorun yaratabilir miydi? "Zend, kolundaki kan bağını ne amaçla yaptırdın?"

"Kan bağı mı?" Zend şaşkınlıkla koluna baktı. Ustasının yüzü kırmızı çizgilerle koluna çizilmiş bir şekilde durmaktaydı, yılan tam onun üzerinden Zend'i ısırmıştı, Zend kan bağının zarar görmesinden ya da ustasının yüzünün oradan silinmesinden endişe etmişti, ama görünüşe göre bir sorun yoktu. Ustası hala oradaydı. "Ustamla birlikte Chibui Dağı'nda eğitim yapacağız, bu da yıl içinde oraya girmem için gerekliydi, ne oldu?" Zend dürüstçe cevap verdi.

"Anlıyorum... O Hollis mi?" Adam Zend'in koluna bakarak konuştu.

"Evet." Zend kısaca cevapladı. "Doğru ya, ustam da Avcı Bıçağı'nda. Onu tanıyor musunuz?" Zend adamın söylediklerinin üzerine kendini daha samimi olmaya itmişti, ama hala çok mesafeliydi. Elinde olan bir şey değildi bu.

"Evet onu tanıyorum, kendisi benim üvey oğlum. Gerçi, torun denmesi sanırım dahan uygun." Maızk da Zend'e cevap verdi. "Rüzgar Tanrısının Nefesi'nde ilerlemesini kime borçlu sence?" Adam konuştuktan sonra hafifçe yerden yükseldi ve on beş santim kadar yukarıya çıktı. O, resmen uçuyordu!

"Vay be!" Zend kendine hakim olamadı ve bağırdı. "Uçuyorsun!"

Yua da Zend kadar şaşkındı. "Ne?! Zend'in ustası sizin üvey oğlunuz olacak kadar nitelikli biri mi?!" elini ağzına götürdü. "Asıl şaşılması gereken şey bu! O Siyahlar içerisinde ilk ellide bile olmamasına rağmen sizin gibi biri ile kuvvetli bir bağ oluşturmuş!"

Zend'in şaşkınlıkla bağırışını ve saygı çerçevesini bir kenara bıraktığını gören adam kendini tutamadı ve güldü. Yavaşça yere indi. "Böyle konuşman daha iyi!" bir yandan gülerek bir yandan konuştu. "Evet, bu Rüzgar Tanrısının Nefesi'nin son seviyesi." Adam Yua'ya döndü. "Genç hanım, Siyahlar içindeki sıralama her zaman geçerli değildir. Sen Tou'nun öğrencisisin değil mi? Kendi emeğinle onun öğrencisi olmadığını biliyorum. Başka birini küçük görmek senin ne haddine?" Adam biraz sinirlenmiş gibiydi.

Yua bir anda söylediği şeyleri söyleyiş tarzına dikkat etti. "Ah, özür dilerim, öyle söylemek istememiştim. Kabalığımı şimdi fark ediyorum, özürlerimi kabul edin, çok şaşırdım ve ne dediğimi bilemedim." Gerçekten de o anki ani şaşkınlığı, Hollis'i küçümser gibi konuşmasına neden olmuştu.

"Üstelik Hollis'e, ustanı yenip sırasını almamasını söyleyen bendim." Yua'nın ağzı daha da fazla şaşkınlıkla ve onun söylediklerine inanmakta zorlandığını belli edecek şekilde hal değiştirirken, adam konuşmaya devam etti. "Neyse, konumuza geri dönelim. Kan bağına bakılırsa Hollis seni yakın zamanda Chibui'ye bekliyor. Oraya gideceksen, en erken üç buçuk yıl sonra çıkabilirsin." Adam eliyle yüzüğüne iki kez vurdu. "Şimdi seninle önemli şeyleri konuşmakta bir fayda yok. Bunu al," Zend'e yüzüğünden bir parıltı ile birlikte madeni bir paraya benzeyen, gri bir metal Zend'in eline düştü. "Artık sen benim tek temsilcimsin."

"NE?!" Biraz önce Maızk'ın söyledikleri ile renk değiştirmeye başlamış olan Yua'nın dili, sanki bir anda çözüldü. "Nasıl?! Bu--" Kız Zend'in elindeki metale bakakaldı.

Zend de elindeki madeni eşya ile son derece şaşırmıştı. O daha konuşmaya fırsat bulamadan, Maızk konuşmaya devam etti. "Sana küçük bir şey ipucu vermenin bir sakıncası yok sanırım, ama bundan hiç kimseye, hatta Hollis'e bile bahsetmeyeceksin. Anlaştık mı?"

Zend elinde tuttuğu şeyin oluşturduğu şaşkınlığı dışa vuramadan, tüm şaşkınlığı ağzına tekrar tıkıldı. Dili tutulmuş gibiydi, cevap veremedi, hafifçe başını salladı.

Gri saçları ile dikkat çeken adam, bir kere parmağını şıklattı, Yua'nın yatakta doğrulduğu yere tekrar gömülmesine neden oldu. Zend'e dikkatli bir şekilde baktı, "Ancak, bizi dinleyen biri daha var." dedi ve sol işaret parmağını, Zend'in alnına yavaşça dokundurdu.

Zend tam bu anda, bir anda geriye doğru düştüğünü ve gözlerinin kapandığını hissetti. Kulakları sert, korkunç ve yoğun bir ses ile sarsıldı, biraz önce konuştuğu adamın, Maızk'ın karşısında karşısında olacak şekilde, ilk kez, üç yıldır konuştuğu, yardım aldığı varlığı görmeyi, aynı zamanda duymayı başardı. "Haddini bil küçük çocuk!"

***

1323