Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

108. Bölüm Geçmiş (5)

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

Zend kendini bir anda Maddle'nin öldüğü günde, kapüşonlu adamla konuşurkenki zamanda buldu. Adamın ona söylediği şeyler hala yeni söylenmiş gibi aklındaydı. Son zamanlarda sık sık yaşadığı gibi, yine kapüşonlu adamın onun karşısına dikilip tavsiyelerini tekrarladığı ve Zend'in, Maddle'nin ölümünü hatırlamasını sağlayan rüyalardan birinde bulunuyordu. Adam, daha önce yaptığı gibi, Zend onu suçlarken sakin bir şekilde konuşmaya devam etti.

''Koluna bakmayı unutma." Adamın Zend’e söylediği ilk şey buydu. Zend daha sonra koluna baktığında, ustasının yüzünün kolunda olduğunu fark etmişti. Kapüşonlu adam Zend’e artık ustasının onu çağırdığını söylemişti. Ayrıca Fun'un dediğine göre dolaylı olarak Zend’e Chibui Dağı'a gitmesi gerektiğini de söylemişti. Bu söylediğinin başka bir anlamı olamazdı. Adam bunu söyledikten sonra, Zend'in her rüyasında olduğu gibi konuşmaya devam etti.

"Aileni Tou'ya sormayı da unutma.''  

İşte yine söylemişti, yine aynı cümleyi kurmuştu. Zend bu cümlenin hiç değişmeyeceğini çok iyi biliyordu, çünkü o gün o adam Zend’e tam olarak bu cümleyi söylemişti. Ama Zend’in anlayamadığı bir şey vardı. O gün geçtikten sonra, Tou kendisi gelip Zend'e Fungyuo Ailesi'nden olduğunu söylemişti, Zend'i büyüten adamın aslında kim olduğunu söylemişti. Zend o gün, Yaşlı Dilenci olarak bildiği kişinin aslında Tanrının Şefkati olduğunu öğrenmişti ve bu yüzden soru sormayı düşünmemişti. Daha sonra olanları düşündüğünde bir ayrıntıyı fark etti, kapüşonlu adam neden Tou'ya ailesini sormasını söylemişti? Tou ona direkt olarak söylemişti, kesinlikle ona bir şey sorması gerekmemişti. Bu da demek oluyordu ki, o adamın söylediği şeyde başka bir anlam yatıyordu. Peki bu anlam neydi? Tou'nun anlattıklarından yola çıktığında, ailesini bilen tek kişinin Tou olduğunu ve kapüşonlu adam bu yüzden ona Tou'ya ailesini sormasını söylemişti. Durum böyle olduğu zaman mantıklı bir açıklama yapılabiliyordu. Ama durum böyle olmamıştı. Tou ona direkt olarak ailesini ve Yaşlı Dilenci'yi anlatmıştı. Peki neden o adam öyle söylemişti? Zend ne kadar düşünürse düşünsün bunu açıklayamıyordu. Her zamanki gibi, tam bu anda rüyadan uyandı.

Gözlerini kırpıştırdı ve onların tam olarak açılmalarını sağladı. Hemen sol kolunu merak etti ve kafasını hızlıca koluna çevirdi, son gördüğünde zehir dolu olan koluna baktı. Kolu tamamen iyileşmişti, bir sorunu yoktu. Ama onun kendi kendine iyileşmeye elini de iyi biliyordu, bu da dışarıdan bir etki alarak iyileştiğini, yani iyileştirildiğini gösteriyordu. Birisi onu tedavi etmişti. Son hatırladığı şey ise, yaşlı bir görünüşe sahip olan bir adamın yerden Zend’in bıraktığı kılıcı alması ve yüzüğüne koyması, sonra da Zend’e doğru yaklaşmasıydı. Zend daha sonra orada neler yaşadığını hatırlamıyordu.

Yattığı yerden doğrulduğunda, sağ elinin biraz yan tarafında yatağa konulmuş bir kafa gördü. Sessizce nefes alıp vermekte olan, Zend'in yatağının yan tarafında oturmuş, kafası Zend'in yatağında uykuya dalmış olan kişiyi tahmin etmekte pek zorlanmadı Zend. O kadar kızıl saçlara başka kim sahipti?

"Yua?" Zend kısık bir sesle yatağa sızmış olan kıza seslendi. Neden burada uyumuştu? Acaba onun uyanmasını mı beklemişti? Zend bir defa daha seslendi, ama yanındaki kız yine uyanmadı. Kafasını sola çevirerek, sağ kolunu kafasının altına koyarak uyumuştum. Zend’in üçüncü defa seslenmesine rağmen yine uyanmamıştı Yua. Zend onun uzun bir süre uyanık kalmış olduğunu ve uykusuz kaldığını tahmin etti, bir kere daha seslenmekten vazgeçti. Hatta onu uyandırmamaya gayret ederek yavaşça yataktan kalktı, hemen onu oturduğu sandalyeden, onu bacaklarından tutarak kaldırdı ve yatağa yatırdı, kılıcını çıkardı. Gerçekten şaşırdı, çünkü Yua şaşırılacak kadar hafifti. Zend altıncı seviye bir savaşçı olsa da on yaşındaydı ve bir vücudu kaldırmasının pek kolay olmayacağını tahmin etmişti, ama tahminleri boşa çıkmıştı. Yua gerçekten çok hafifti. Düşününce, o kız dövüştükleri zaman Zend'i perişan etmişti. Zend öyle dayak yemişti ki ayağa kalkmayacak duruma gelmişti. O kadar güç acaba nereden geliyordu? Gerçekten ilginçti. Şimdi yüzü yukarı bakıyordu ve Zend'in onu kaldırmış, sonra da tekrar yatağa yatırmış olmasını fark etmemiş, uyumaya devam etmişti. Zend onun gerçekten yorulmuş ve uykusuz olduğunu düşündü.

Zend'in uyandığı zaman tekmeleyerek ileriye doğru yolladığı yorgan yere düşmüştü. Zend Yua uyurken onun üstünü örtmesi gerektiğini düşündü ve yorganı yerden alarak onun üstüne örttü, kızın göğsüne kadar çekti. Hala yavaş ve hafifçe nefes almaya devam ediyordu Yua, Zend onu bir kuşa benzetti. Çünkü nefes alışları o kadar sessizdi ki, bir kuş bile nefes alırken daha çok ses çıkarırdı. Zend eliyle kontrol edemeseydi ve kızın yavaşça inip kalkan göğsünü görmesey, onun nefes almadığını bile düşünebilirdi.

Zend genellikle Yua'nın yüzünü böyle detaylı bir şekilde inceleme fırsatı yakalamıyordu. Yua genellikle az uyurdu ve asla Zend uyanıkken uykuda olmazdı. Bunun neden olduğunu bilmiyordu Zend, ama hep böyleydi. Kız Zend uyumadan uyumaz, o uyanınca hemen uyanırdı. Doğrusu, Zend onu ilk kez uyurken görüyordu. Saçı yüzünün üstüne düşüyordu ve Zend onun yüzünü tam olarak incelemek istediğinden dolayı, yüzünün yarısını kaplayan kızıl demeti onun kulağının arkasına atmak istedi. Elini onun yüzüne doğru yolladığında, bir anlığına korktu. Yua istediğinde aşırı korkutucu oluyordu. Acaba Zend’in, kendi saçına dokunduğunu fark ederse onun elini veya herhangi bir organını kesmeye kalkışır mıydı? Zend bir kere yutkundu ve cesaretini toplayarak elini kızın bembeyaz yüzüne doğru yolladı. Ama gerçekten çok zorlanıyordu, içinde nedenini bilmediği bir korku vardı. Eli titriyordu. Yuathra Dev Kertenkelesi'ne bir büyü yollarken bile titremeyen eller şimdi titremeye başlamıştı. Ama Zend kararlıydı, yapacaktı.

Elini onun yüzünün birkaç santim kadar yakınına yolladı ve parmağının tırnak tarafıyla, kızın yüzüne düşmüş saçlarının alt kısmından kaldırdı, onları yan tarafa doğru ilerletmeye başladı. Kalbi küt küt atıyordu, kız uyanırsa ne diyecekti? Düzgün bir açıklamaya sahip değildi.

Sonunda amacını gerçekleştirmeyi başardı, saçları kulağın arkasına doğru nazik ve hafifçe gönderebildi. Yua'nın yüzüne baktığında girdiği riskin ödülünü almış olduğunu anladı. Ağzı açılmıştı Zend’in, farkında bile değildi. O uyumaktayken onun yüzü tamamen değişiyordu. Mavi gözleri görünmese de, yüzü uyurken tamamen daha zarif bir görünüm kazanmıştı. Özellikle teni çok daha farklı görünüyordu. Normalde olduğundan daha hassas gibiydi ve derisinde, sol gözünün kulağa yaklaşırkenki kısmında olan benden başka hiçbir kısımda beyazdan başka bir renk yoktu. O hala yetişkin olamamış olsa da, dudakları pembeleşmişti, kaşları şekillenmişti ve yüz hatları tam olarak ortaya çıkmıştı. Zend tam olarak onun yüzünü gördüğünde kalbi duracak gibi olmuştu, Yua, uyurken büyüleyici bir güzelliğe sahip oluyordu.

"Eğer saçlarımın yüzüme düşmesini sevmiyorsan bana söyleyebilirsin." Yua'nın göz kapakları hızlıca açıldı ve mavi gözleri açığa çıktı. Bu, bir anda Zend’e neredeyse bir kalp krizi geçirtiyordu. Korkudan neredeyse altına yapmak üzereydi. Panikle konuşmaya başladı. "Şey, ben sadece saçlarını... Yani sadece yüzüne düşmüşlerdi ve benim, yani benim saçlarım yüzüme düşünce hep yüzümü kaşındırır ve beni uyandırır, ben de sana da aynısının olduğunu düşündüm ve ben sadece onları yüzünden çekmem gerektiğini düşündüm ve rahatsız olmamanı istedim." Söylediği şeylerin saçmalığından ya da devrikliğinden haberi bile yoktu.

Yua Zend sustuktan sonra bir saniye kadar bekledi ve yüzüne tatmin olmuş bir gülümseme yerleştirdi. "Bu yüzden mi ağzın sonuna kadar açıktı?"

Zend ne diyeceğini bilemedi, biraz önce son derece büyük bir saçmalık koymuştu ortaya ve şu an biraz önce söylediklerinin anlamsızlığını, garipliğini yeni yeni anlamaya başlamıştı. Biraz daha konuşursa daha da batacağını düşündü ve onun saçlarını yüzünden çekmek gibi aptalca bir şeye neden kalkıştığını sorgulamaya başladı. Aklına gelen en mantıklı şeyi söyleyecekti, ki bu da en az biraz önce söyledikleri kadar mantıksızdı, biri konuşmaya girerek onu kurtardı.

"Eminim o an esniyordur, sonuçta daha yeni uyandı." Kapı açıldı ve içeriye gri saçlı bir adam girdi. Zend o adamı hemen tanıdı, o adam Zend'in yılanı kestiği kılıcı alıp yüzüğüne koyan adamdı. Zend ona karşı tarif edilemez bir minnettarlık duydu, ama Yua öyle değildi. Adam konuşmaya girince Zend'den cevap alamadığı için canı sıkılmıştı ve somurtkan bir ifade tanınmıştı. Ama konuyu uzatmak istemedi ve üstelemedi.

Adam yatağın üstündeki Zend’e doğru yürüdü ve ona elini uzattı. "Merhaba Zend, nasılsın?"

Zend adamın elindeki yüzüğü ve yüzüğün üzerindeki amblemi hemen gördü, tanıdı. Siyah bir hançer. Ustasında da aynısı vardı; karşısındaki adam Avcı Bıçağı'ndandı. Adamın uzattığı elini sıktı ve konuşmaya başladı. "İyiyim efendim, sorduğunuz için teşekkürler. Kabalık gibi olmasın ama, siz kimsiniz?"  Zend bu kırmızı gözleri kafesin olduğu binaya girdiği anda gördüğünden kesinlikle emindi. Demek Zend girer girmez onu izlemeye koyulan kişi buydu, iyi birine benziyordu, ama kuşkusuz aşırı derecede güçlüydü. Zend sadece onun elini sıkmasıyla bile bunu kestirebilmişti.

"Tabii tabii, kendimi tanıtayım." Adam, Zend elini sıktıktan sonra elini göğsüne götürdü ve hafifçe eğilerek konuşmaya başladı. "Ben, Pounz Krallığı'nın en güçlü ikinci, en tehlikeli birinci insanı, tüm kuzeydeki en güçlü yirminci kişi, Avcı Bıçağını savaş konseyinin üçüncü üyesi ve aynı zamanda en güçlüsü, lideri. SS, aynı zamanda İlah Seviye, Ölüm Yılanı, Karanlığın Efendisi, tüm liderlerin ve önderlerin korkusu, birinci nesil bir Astrac, Maızk Dranzl Liantem Simacengol. En tanınan ismimle Gri Engerek. Bana kısaca Maızk diyebilirsin. Peki sen kimsin genç adam? Bana kendini tanıt." Adam kendini tam olarak anlattı. Zend onun isminin hiç bitmeyeceğini sanmıştı. Ayrıca karşısına Gri Engerek gibi birinin çıkmasına şaşıracak vakti bile bulamamıştı, adam Zend'den kendini tanıtmasını istemişti. Zend bir an yutkundu. Karşısında Pounz Krallığı'nın en güçlü ikinci kişisi ve en ölümcül insanı duruyordu. Aynı zamanda o yaşayan bir efsaneydi, o kadar güçlüydü ki, dönemin en güçlü kalelerinden biri olan Dinav Kalesi'ni tek başına fethetmişti. İsmi dillerden dillere yayılıyordu, Zend ile konuşması bile bir lütuftu. Zend yanlış bir şey söylerse ölebileceğini düşündü.

"Ben... Ben de Zend Fungyuo, efendim." Zend söyleyeceklerini iyice tarttı ama söyleyebileceği başla bir şey yoktu. Onun kendine ait bir lakabı olmadığı ya da herhangi bir toplulukta güçlü insanların arasında olmadığı için uzun bir konuşma yapamadı. Tek söyleyebileceği adı ve soyadıydı.

Adam Zend konuşunca ona iyice yaklaştı ve derin bir nefes aldı. "Sende Fungyuo kokusu var, evet, ama gerçekten hafif. Birisi sana kendini tanıtmanı söylediğinde asıl aileni söylemelisin."

***

1512